Ben Vedaları Sevmem Albayım
“Ben vedaları sevmem albayım.hiç gitmesin insanlar. Hele gelmemek üzere giderlerse,çok üzülürüm albayım,dayanamam.“
Ne çok veda barındırıyor yaşam. Her köşe başında bir ayrılık, her yolculukta eksilen bir parça. Oysa vedalar, vuslatları doğurmaz mıydı? Ne var ki vuslat, veda kadar sık uğramaz insana.
İnsanlara, kentlere, duygulara ve hayvanlara bağlanmak—başlı başına bir intihal gibi. Kalbin, ait olmayan şeylere alışması, tehlikeli bir oyuna dönüşüyor çoğu zaman.
Oğuz Atay da bu oyunun talihsiz bir oyuncusuydu. Her defasında tutunmaya çalıştı bir şeylere; kelimelere, insanlara, anlamlara… Lakin neye elini uzatsa, kayıp bir metafora dönüştü sonunda.
Bu oyunu da kaybetti—ama şatafatlı bir çöküş değildi onunki. Sessiz ve zihinsel bir çözülmeydi. Gecekonduya benzettiği yalnızlığında, kendi iç sesiyle baş başa ödedi bunun bedelini.
Gerçekten de zor mudur veda etmek?
“Gidenler sevinçliydi. Geride bıraktıklarına karşı ayıp olmasın diye üzgün görünüyorlardı.” (s. 209)
Veda, basit bir hüzün değildir. O, asimetrik bir çöküştür. Ayrılığın acısı eşit dağılmaz. Kimileri gülümseyerek gider, kimileri enkaz altında kalır.
Belki de mesele, hayatı yeniden kurgulamakta değil; samimiyetsiz bir devinimin parçası olmaya karşı duyulan tiksintidedir.
“Bugünü atlattım, yarın yeni bir gün, sonra bir gün daha”… Bu anlamsız tekrar, bir tür duygusal otomasyon değil midir?
Bu döngüden kaçmak istiyorsan, belki de yalnızlığa sığınmalısın. Ama unutma—yalnızlık, insanın en ağır kefaretidir.
Duygular… Ah, duygular.
Ne kadar da iğrenç ama kaçınılmaz bir mekanizma. Basit bir biyolojik varoluşa anlam katan ama aynı zamanda onu tahakküm altına alan bir sistem.
Gidenlerin ardından duyduğumuz yas, bir ömre eş düşüyorsa, duygular tam bir musibettir.
Birini kaybetmenin acısı