Benim için tam anlamıyla “karanlığın içine düşüp çıkamadığım” kitaplardan biri oldu. Başta bu kadar seveceğimi düşünmemiştim açıkçası çünkü kitap hakkında herkes sürekli “beklentiyi düşük tut” diyordu. Belki de bu yüzden hikâye beni daha çok içine çekti. Ama şunu net söyleyebilirim ki; Hollow Boys evreninin o boğucu, tehlikeli ve çürümüş atmosferini okumak inanılmaz keyifliydi.
Ponderosa Springs dediğimiz yer dışarıdan bakınca ayrıcalıklı insanların yaşadığı sakin ve elit bir kasaba gibi görünüyor ama biraz içine girince her yerin sır, travma, şiddet ve yıkımla dolu olduğunu görüyorsunuz. Hollow Heights Üniversitesi de tam olarak bu hissi destekleyen bir yerdi. Kitabı okurken sürekli yağmurlu bir hava, boş koridorlar, karanlık ormanlar ve üstü örtülmüş suçlar gözümde canlandı. Yazar atmosfer konusunda gerçekten çok başarılıydı.
Hikâyenin merkezinde ise “Hollow Boys” dediğimiz dört adam var: Alistair Caldwell, Rook Van Doren, Thatcher Pierson ve Silas Hawthorne. Aslında kitabın en güçlü yanı da bu dört karakterin birbirleriyle olan bağıydı. Hepsi problemli, hepsi kırık ve hepsinin geçmişi ciddi travmalarla dolu. Ama birbirlerine olan bağlılıkları o kadar güçlü ki aile kavramını tamamen kendi içlerinde yaratmışlar. Özellikle Silas’ın çocukluk aşkı Rose’un şüpheli ölümüyle başlayan olaylar zinciri onların ne kadar tehlikeli insanlara dönüşebileceğini gösteriyor.
Alistair karakterine gelirsek… dürüst olayım, onu “iyi biri” olduğu için sevmedim. Zaten iyi biri değil. Öfke problemi olan, şiddete eğilimli, manipülatif ve korkutucu bir karakter. Ama yazar bunu gizlemeye çalışmıyor. En sevdiğim detaylardan biri de buydu. Alistair başından sonuna kadar neyse oydu. Kendini düzeltmeye çalışan klasik erkek karakterlerden değildi. Karanlığını kabul etmişti. Ve bence Briar ile