Zavallı yavrucuklar, bakımsız ve çökmüş mezarlıklarından başlarını kaldırıp da arkalarında bıraktıkları bu âdi ve gülünç âlemi bir görmüş olsalardı, kim bilir, bunun için can verdiklerine ne kadar nedamet ederlerdi! Karlı dağlar başında nöbet geceleri, siper içlerindeki yağmurlu uzun günler, bitmez tükenmez çöl yürüyüşleri, her saat bir yeni ölünün ziyaretine maruz hastahane barakalarındaki hummalı intizar; bütün bunlar... şişman karınlı adam kehribar ağızlık ucunda sigarasını içsin, bu iğreti nazarlı şairler küçücük sevdalarını terennüm etsin, bu gül bastonlu memurlar maaş günlerini beklesin, bu şımarık aile çocukları, Beyoğlu sokaklarında, Odesa’nın ipek çoraplı, kürklü, incili, lavantalı muhacir kızlarına Fransızca sözler atsın, diye mi idi?