Kopenhag Üçlemesi, yalnızca bir hayat hikâyesi değil; kırılgan bir ruhun, suskun bir çocuğun ve yaralı bir kadının içerden anlatımı. Tove Ditlevsen, Çocukluk, Gençlik ve Bağımlılık bölümlerinde kendi hayatını anlatırken okuru bir tanık değil, neredeyse bir sırdaşa dönüştürüyor. Satırlar ilerledikçe insan, anlatılanların başkasına ait olmasına rağmen kendine dokunduğunu fark ediyor; çünkü anlatılan şey yalnızca yoksulluk, sevgisizlik ya da bağımlılık değil, görülme ve sevilme ihtiyacı.
Üçlemenin en sarsıcı yanı, yazarın kendine karşı acımasız bir dürüstlükle yaklaşması. Kendini aklamaya çalışmıyor, hatalarını romantize etmiyor. Bu yalın ve soğukkanlı anlatım, duyguyu bastırmak yerine daha da derinleştiriyor. Özellikle Çocukluk bölümünde hissedilen dışlanmışlık ve sessiz öfke, insanın içine yerleşiyor; Gençlikte umutla hayal kırıklığı arasındaki savruluş tanıdık geliyor; Bağımlılıkta ise okur, yazarın kendi hayatına tutunmakta zorlanışını çaresizce izliyor.
Bu kitapları okurken insan sık sık durup nefes alma ihtiyacı hissediyor. Çünkü Ditlevsen’in anlattıkları bağırmıyor ama ısrarla içte yankılanıyor. Onun kelimeleriyle karşılaşmak, bir edebi metin okumaktan çok, birinin size hayatının en kırılgan yerlerini açmasına benziyor. Bazen rahatsız edici, bazen çok tanıdık, ama her zaman samimi.