Ama insanın bilinciyle bildiği ile içinin bildiği çoğu zaman aynı olmuyordu.
Mantıklı olanın doğru,mantıksız olanın yanlış olması gerekmiyordu.
İnsanın başı bazen içinin bildiğini dinlediği için,bazen bilincinin bildiğini dinlediği için derde giriyordu.
İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu. Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu,sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında;tesadüf sandığımız karşılaşmalar,kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi. Ama çoğunlukla görmezden gelmeyi tercih ediyordu,hayatın akıntısının içinde kaybolup gidiyordu ya da büyük bir kayaya çarpıp parçalanıyordu.
Jenerik bir söz ,bir tür ucuz felsefe özeti diye nitelediğim “insanın mutlak yalnızlığı”tespitinin doğru olduğunu annemin uyurgezer gecelerinde derinden hissettim.
İnsan yalnızlığa yazgılı bir varlıktı. Benim içime dokunansa insanın yalnızlığa yazgılı bir varlık olması değil,yazgısını bu kadar derin bir yerden bilmesiydi. İnsan,öleceğini bilen tek canlı olduğu gibi,yalnızlığının bilincinde olan tek varlıktı ve ömrü tıpkı ölümü inkar etmeye çalışmak gibi yalnızlığını inkar etmeye çalışmakla geçiyordu. Varoluşun bu acı gerçeği hayatımızı ucuz bir melodram haline getiriyordu. Ama gerçek buydu,hayat ucuz bir melodramdı,biz de bu melodramın oyuncuları olan yalnız insanlardık. Bunu bilmek içimi kederle dolduruyordu.