İnsan, ömrünün her anında çocukluğun izini buluyordu. Bana kalan ise buydu. Ağlamak istiyordum, ağlayamıyordum. Bağırmak istiyordum, bağıramıyordum. Oynamak istiyordum, oynayamıyordum. Yüzümdeki ifadesizliği bir duvara yapıştırsalar duvar bile benden daha nakışlı, çizgili, renkli bir hale kavuşurdu.
Gençliğimi kıtlık çağım sandım. İnandım neyim var neyim yoksa. Kıtlık çağıma ant içip de sesimin yankısında dolaştım. Haset ettim, hasret duyduğum günün intikamına ; sonunda bir düğünde müzik çaldığında ,zurnaya nefes yüklendiğinde ,davula vurulduğunda neden halaya durmadığımı idrak etmeye başladım. Otuz yaşın getirdiklerinden biri de buydu. Keza bir yas evinde herkes ellerini dizlerine vurarak ağıt yakarken ve ben de ağlamak isterken bunu neden başaramadığımı onca zaman sonra keşfetmem, yetişkinliğin lanetli hazinesine kavuşmam demekti.
İnsan bir dağa bakınca yüzü düşermiş, bir dağa sığınmak lazım geldiyse o zaman bilirmiş yücelerin yücesini. Aşamadım bu boynu bükük gerdanında eritmediği karların sonsuzluğunu. Alevinde başka bir hınç, sessizliğinde başka bir öfke taşırmış. İnsan olan ancak anlarmış. Anlasam da bir şelalenin kendini her seferinde atıp atıp tükenmeyişinde bulduğunu, yine de noksanlığın ,baktığım onca ağacın ,dağın, suyun anlamında beni ele verir. O an; ben şereflilerin en şereflisi sarılırım, fakat çıplak doğada şeref ne ki? Noksanlığım çırılçıplak ettiğinde beni; en akla yatmaz hayat, münakaşa eden ruh toza karışır ve savrulup gider böylece.