Kelimeler öcünü alıyor benden. Hiç olmadıkları kadar düşüyorlar peşime. Ne dünün ne de yarının sesi var, gün böbürleniyor önümde. Söylediklerim ağrıyor başkalarının kulaklarında ve gelip bir düzmeceyle beni buluyorlar. Delikler, boşluklar kadar ihtişamlı değil. Gölgeler taşır insanı, bir gövdeden önce.
Kimbilir? Bazı kapıların bize kapalı görünmesi,önünde değil arkasında bulunduğumuz içindir. Büyük şeylerin hepsi böyledir. Bir formülde hapsetmek için yakalamaya çalıştın mı,senden uzaklaşırlar. Küçük sefaletlere inersin! Birisinde akla,mantığa,şüpheye,inkara ;öbüründe imkansızlığa,acze,isyana gidersin…
Halbuki kendinde ararsan bulursun. Bu bir disiplin ,hatta metot meselesidir.
-Peki ama nasıl buluruz?.. O kadar güç ki… bazen kendimi Goethe’nin Homunculus’u gibi bir cam kabuk içinde mahpus sanıyorum…
İhsan düşündü:
-Zannetme ki,sana kabuğunu kır,diye cevap vereceğim… O zaman dağılırsın! Sakın kabuğunu kırma ,genişlet!… Ve kendine mal et,kanınla işle ve canlandır. Kabuğun kendi derin olsun…
İnsan da hayatın maddi bir tarafıdır.
Ateş gibi,fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır,ruhen sefil eder. İnsanda insanı öldürür. İnsanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. Çalışmaya imkan verecek bir refah.
Mistik olmuyorum,belki bir aydınlığa,realitenin kendisi olan bir düşünceye bağlanıyorum. Kendimizi tanımamızı ve sevmemizi istiyorum…Ancak bu suretle insanı bulabiliriz. Kendimiz olabiliriz …