Bir gün gelir ve yüreğimizi bir şey ele geçirir. Bunu yapan herhangi bir şey olabilir; hatta küçük bir şey de olabilir. Bir gülün tomurcuğu,kaybettiğimiz şapka,çocukken sevdiğimiz bir kazak,eski bir Gene Pitney plağı…Artık gidecek bir yeri kalmamış mütevazı şeylerin listesi. O şeyi iki üç gün yüreğimizde hissederiz,sonra eski yerine döner… Karanlığa. Yüreklerimizde hep bir kuyu vardır. Ve o kuyunun üzerinde kuşlar uçar.
İçinden çıktığım karanlığa dönüp baktığımda oradakilerinde belirsiz bir “olası”dan başka bir şekilde tanımlanamayacağını düşündüm. Bizim açıkça algıladığımız şey şimdi adını verdiğimiz şu andır,o bile bedenimizden kayıp geçer sadece.
Bugün düşünüyorum da eğer o yıl “Yılmadan Başkalarının Hikayelerini Dinleme Yarışması” düzenlenmiş olsa,birinci seçilmeme eminim kimsenin itirazı olmazdı. Ödül de bir kutu kibrit olurdu.