Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?
Bir de şu var: Eskiden daha fazla anlam vardı, ama giderek, yüzyıllar geçtikçe anlam azaldı diyebilir miyiz? Evet, buna benzer bir şey söyleyebiliriz. Çünkü insanlık tarihinin başlarında, insan daha yeni yeni insan dünyasını kurarken, yani kültürleşirken, anlam vermekte zorlandığı şeylere anlam verme çabası içindeydi. Anlam bakirdi. Yeniydi. Çarpıcıydı ve heyecanlandırıyordu. Tazeliyordu ve dünyaya götürüyordu, Doğa'ya götürüyordu. Dedim ya, insan daha en başından bir bilince sahip olması hasebiyle Doğa'dan kopuktur, onun içinde değildir, ona yabancıdır. Ama gene de bir zamanlar, ya da o zamanlar, Doğa'nın ritmini ve sesini duyabiliyordu. Onun ritmine uygun bir biçimde yaşıyordu. Gün karanlıkla bitiyor, sabahla birlikte başlıyordu. Dünyanın güneşin etrafındaki dönüş hazı olan gerçek Zaman'ın içinde yaşıyordu. Daha gövdesinin bilincindeydi. Günümüzdeki gibi bir ruha, bir imgeye ve soyut bir varlığa dönüşmemişti. Gövdesini unutmamıştı.
"İntiharı mı kastediyorsun?"
"Evet, yaşamdan umduğunu bulamayan, ağır işçi gibi yaşama işi altında yorulup ezilen insan bir de anlamsızlıkla yüzleşince bu yaşamdan vazgeçiyor."
-Yani insan kendi cehennemini kendi elleriyle yarattı...?
-Evet ve bu cehennemde ne yaptığını bilmez bir halde, bir kurtuluş umudu arayarak, sanki birilerinin gelip onu kurtarmasını bekleyerek dolanıp duruyor.
Dünya, evet başlangıçta bir cehennemdi, ama şimdi insanın kendisinin bu cehennemden çıkma çabalarından ötürü insan yapımı daha korkunç bir cehennem haline geldi.