Kitabımız 20. yüzyılın Şangay'ında geçiyor. Olaylar ise birbirleri arasında azılı bir rekabet ve şiddetli bir kan davası süren iki çetenin vârisleri etrafında dönüyor. Juliette Cai ve Roma Montagov. Biri Kızıl Çete biri ise Beyaz Çiçekler için kilit taşı olan iki kişi. Denk geldikleri her sokak başı diğer çete üyeleri gibi düşmanı olan karşı tarafın boğazına yapışmaya hazır olması gereken ama olamayan iki eski aşık, yeni düşman. Gölgede bırakılmış gibi olsa da hem gölgede kalmayı başaramayan hem de sahip olmamaları gerekirken ortak oldukları bir geçmiş...
Şangay sokaklarında insanların kendi boğazlarını parçalamaya kalktıkları bir delilik yayılana kadar her şey oldukça idare edilebilir görünüyordur fakat kayıplar en çok bu iki çeteyi vurmaya başlayınca mecburi fakat geçici, yalnızca kendileri arasında sürecek gizli bir ateşkes kararı alır Juliette ve Roma. İki vâris bu deliliği durduramazlarsa iki çete de şehrin karanlık geçmişine gömülmeye mahkûmdur.
𓄳 Kitap Yorumu
(spoiler içerebilir)
İlk olarak olumsuz bir iki yanından bahsetmek istiyorum. Kitapta bolca yabancı terim kullanılmış ve bazılarının anlamı da içerisinde verilmemiş fakat büyük bir kafa karışıklığı yaratacak kadar önemli yerlerde olduğunu düşünmüyorum. ( spoiler) Buna ek olarak kitabın sonundaki canavarı yakalama sahnesi biraz tatmin etmedi beni, biraz olsun bitsin artık der gibi yazılmıştı sanki. Gözüme eksik ve zayıf gelen her şey aşağı yukarı canavar olayının kurgusuyla ilgili oldu. Daha temelli olabilirdi ama ikinci kitabı henüz okuyamadığım için bir şey demek istemiyorum belki biraz daha kavramamıza yardımcı olur durumu.
Benim açımdan olumlu yanlarına gelirsek...
Juliette ve Roma arasında yaşananları slowburn olarak değerlendirebilirim ve kesinlikle bu tarz kitaplarda sevdiğim bir şey bu. Aynı şekilde
"Beni mahvediyorsun, sonra beni öpüyorsun. Bana senden nefret etmem için sebep veriyorsun, sonra seni sevmem için. Bu yalan mı doğru mu? Bu bir oyun mu yoksa kalbinin sözünü mü dinliyorsun?"