Bütün bunlardan çıkardığım sonuç, bu bulaşıcı hastalığın kesinlikle tanımlanamayan bir doğası olduğu veya yayılmasını engellemek için insanoğlunun elinden gelen bir şey olmadığıdır.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Şehirdeki bir ev kapatıldığında ve biri vebadan öldüğünde, on altı ile on sekiz günün sonunda ailedeki hiç kimse hastalanmış görünmüyorsa, kurallar yumuşuyor ve kendi kendilerine dışarıya çıkıp dolaşmalarına göz yumuluyordu.
Londra'dan gelenler bırakın malları boşaltmayı, limana bile sokulmuyorlardı. Bu katı kural özellikle İspanya ve İtalya'da geçerliydi. Türkiye'de ve bir kısmı Türklere bir kısmı Venediklilere ait olan Yunan Adaları'nda o denli katı kurallar yoktu. Hatta ilk zamanlarda hiçbir engel yoktu.
Türklere özgü bir kadercilikle "Tanrı bizi çarpacaksa evde de otursak bir, sokakta da dolaşsak bir," deyip bundan kaçış yok diye düşünerek hastalıklı evlere bile girip çıkmaya ve hasta insanlarla konuşmaya başladılar. Hastaları ziyaret ettiler, hasta olmalarına rağmen eşleriyle ve akrabalarıyla aynı yatakta yattılar. Peki, sonuçta ne mi oldu? Elbette Türkiye'de ve böyle düşünülen ülkelerde ne oluyorsa o: Hastalandılar ve yüzlercesi, binlercesi öldü.
Tüm bu korkunç salgın dönemi boyunca daha önce de söylediğim gibi iki veba evi kullanıldı. Bu evlerde onlara öyle iyi bakıldı ki salgın boyunca Londra veba evinde yalnızca 156, Westminster veba evinde ise 159 kişi öldü.