Suat tekrar aşkına dair kurduğu bütün Muazzez hülyaların, o saadet kaşanesinin, bir elim çökmesiyle, acı, yürekler acısı matemiyle yandığını hissederek hiç, asla bu yaradan iyileşemeyeceğini, ölünceye kadar bu ateşle yanacağını, hele uzaklaşıp hatırada sadece saadetleriyle mahmur ve sarhoşça, candayanmaz bir baygınlık gibi kalan, o birbiri için yaşanılan, ölmeye minnetle hazır bulunulan ve bu kadar sevip sevildikçe dünyalar ele geçiyormuş gibi ruh ve hayatın arttığı hissedilen aşk ve saadet anlarını bir saniye derin bir esefle tekrar görür gibi oldu; bir kere aşkın bu sarhoş edici öpüşmeleriyle kendinden geçtikten sonra hayatın hiçbir iltifata değeri olmadığını itiraf etti ve tekrar bu kadar emeller, ümitlerle zapt ve teşhir eden böyle bir aşkın böyle bir zil ve hakaretle bitip gitmiş olmasıyla içi yandı.
O hale geldi ki, oransız bir incelikle, ayırt edilmesi imkansız hayat anlarını bin mana ile tahlil etmek sebebiyle, hayatın ufkunda bir bulut yokken, rahat bir ömür içinde bir elem kurbanı olup kaldı.
''Oysa..'' diyordu. Evet, bilirdi ki, ona sükun ve şiir ne kadar lazımsa ruhunda fırtınayı, karanlığı, esrarı da öyle derin bir özleyiş vardır. Bu sessizlik devrelerinden sonra şimşek ve yıldırıma gerekli olacağını bildiği için başını eğerek: ''Oysa..'' diyordu.