Eskiye göre ilk yerleşmelere ilişkin daha çok bilgimiz olmasına karşın, arkeologların incelediği ilk taş aletlerin çoğu, tarihöncesi insanlarının bıraktıkları gibi bulunmamıştır. Tarihöncesi insanları, herhangi bir nedenden dolayı bir yeri terk edip başka bir yere göç ettiklerinde, doğanın güçleri bu yerleşim yerlerinin yüzeyinde bırakılanların düzenini değiştirmiştir. Bu doğal olaylar, özellikle buzul dönemlerini ve Pleistosen'de iklim ile ilgili başka yoğun olayları yaşayan Avrupa'da ve kuzeydeki yörelerde oldukça şiddetliydi. Bazı yerleşme yerleri tümüyle buzlarla kaplanmak gibi korkunç bir sonla da karşılaşmıştı. Bu büyük buzul kitlesinin önü, tıpkı dev bir buldozer gibi, her önüne çıkanı ezip parçalayarak ve harman gibi savurarak her yeri kaplamıştı. Böyle yerinden oynatılan ya da ezilen ya da buzula yakalanıp içine katılanlar arasında, yerleşme yerinin asıl özgün tabanında bırakılmış çeşitli aletlerin yanı sıra, çadır ya da barınak temelleri, çadır ağırlıkları, gömütler, ateş izleri ve başka her şey bulunuyordu. Sonunda buzul eriyip, bütün bu sürüklediklerini ardında bıraktığında, bu sonucu biz ikincil birikinti olarak niteleriz. Buradaki buluntular yerlerinden oynatılmıştır ve ikincil bir ortam içindedir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Çağdaş insanların çeşitlemeleri bugün dünyanın her yerinde görülür ve olasılıkla geçmişte de yerel ayrım olarak bunlara rastlanıyordu. Java'da Wadjak adı verilen bir yerden, çağdaş Avusturalya yerlilerine benzeyen "proto Australimsi" kafatasları çıkarıldı. Güney Afrika' dan, özellikle Boskop' tan çıkarılan kafatasları tümüyle çağdaş Buşmenlerinkine benzemekle birlikte, daha büyüktür. Buşmenlerin atalarının bir zamanlar Büyük Sahra'nın güneyinde çok yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Konunun uzmanları şimdilik elde olan kanıtlara dayanarak, Afrika zencilerinin binlerce yıl önce Afrika'nın orta bölgesinin batısına yayılmış orman insanları olduğunda düşünce birliğine varmışlardır. Mongoloidlerin (Moğollar) ise Sinanthrapus'un bulunduğu Şokotien'de, "Üst Mağara" döneminde, Pekin insanından sonra ortaya çıkmış olmaları gerekir.
Yeni Dünya'ya yerleşildiğinde çağdaş insanlar Neandertal insanlarını geride bırakmışlardı. Bering Boğazı'nı geçerek Yeni Dünya'ya gelen insanlar, şimdi Asya'nın doğusunda yaşayan çağdaş insanları andırıyorlardı. İnsanların sayısız dalgalar halinde Amerika'ya göç ettikleri ve birbirleriyle karışıp her iki kıtada da güneye doğru yayıldıkları anlaşılmaktadır. Kızılderililerin tümü bu eski Hama sapiens sapiens'ten türemişlerdir.
İnsanların ataları olan canlıların yapılarında başka değişiklikler de yer almış olmalıydı. Atalarımız bir dil geliştirmek zorundaydılar. Belli seslerin belli anlamlar taşıması gerektiği ve dolayısıyla da sesler için bir simgeler dizisi geliştirme düşüncesini de kavramak zorundaydılar. Dilin gelişmesi, beynin giderek gelişmesine bağlıydı. Ses çıkarmak ve bu sesler ile iletişim kurmak için anatomik gereksinmeler hazırdı. Oysa yalnızca insana özgü olan "seslerin simgesel dizisi"ni geliştirebilmek için, beynin dış zarının (korteks) gelişmesi gerekliydi.
Tüm bunlar çok yavaş gelişmiş olmalıdır. Olasılıkla, her biri azar azar ama aynı anda gerçekleşiyordu. İnsanlar, çok yavaş insan olmuşlardı.
Eğer eliniz bir pençeden daha esnek değilse ve başparmağınız elinize karşı çalışıyorsa (ya da onu engelliyorsa) bir aleti pek iyi tutamazsınız. Buna karşın, neden-sonuç ilişkisini görmeye yetecek kadar beyniniz yoksa, alet kullanmayı da düşünemezsiniz. Beynin boyutlarının büyümesi ve iç yapısındaki değişim, olasılıkla davranışlardaki temel değişimler ile bağıntılıdır. Bu değişiklikler belki de dilin oluşumu ve alet yapımıyla sonuçlandı. Alet gibi bir şeyle
deney yapma olanağı bulunmadan, el ve beynin nasıl geliştiğini anlamak da güçtür. Prof. W. M. Krogman'ın dediği gibi, "El, göz ve beynin sadık bir hizmetkarı olmalıdır."