sinem

İnsanlar ya da en azından insansı canlılar yaklaşık 3 milyon yıldır yeryüzünde yaşıyorlar. Daha önce sözünü ettiğimiz potasyum-argon yöntemleri, daha alt insansı ailesinden canlıların fosillerinin 5 milyon yıl gibi daha da eskiye tarihleneceğini ortaya çıkardı. Buna karşın, henüz tam anlamıyla insanın nasıl tanımlanması gerektiği konusunda bazı sorunlar bulunduğu gerekçesiyle, yuvarlak bir sayı olan 3 milyon yıl öncesini başlangıç olarak alalım. 3 milyon yıllık bir sürenin ne kadar uzun olduğunu anlamak güçtür. Eğer 3 milyon yıllık bir süreyi bir gün olarak varsayarsak, şöyle bir görünüm ortaya çıkar: Şimdiki zaman gece yarısıdır ve İsa 57 saniye önce doğmuştur. İlk yazılı tarih 2 dakika 20 saniye önce başlamıştır. 23:57'den önceki her olay da tarihöncesindeydi. Zamanın uzunluğunu kuşak bağlamında ele aldığımızda belki daha iyi kavrayabiliriz. Bildiğiniz gibi ilkel insanlar erken evlenip, çocuk sahibi olma eğilimindedirler. 20 yılın ortalama bir kuşak olduğunu düşünelim. Böyle bir oranlamada, 3 milyon yılda 150.000 kuşak olacaktır. Oysa Amerika Birleşik Devletleri kurulduğundan beri yalnızca 10 kuşak geçti. 20 kuşak öncesi bizi Kristof Kolomb'tan önceki döneme götürür; 100 kuşak önce Jül Sezar yaşıyordu; 150 kuşaklar daha kısa bir süre önce Davut İsrail kralıydı; 250 kuşak öncesi bizi yazılı tarihin başına götürür. Yazılı tarih başlamadan önce 149.750 kuşak geçmişti. Siz Australopithecus atalarınızdan yalnızca yaklaşık 150.000 kuşak sonrasınız.
Bölüm 2 TARİHÖNCESİ ATALARIMIZIN YAŞADIĞI DEĞİŞEN DÜNYA·Kitabı okudu
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Nerede olduğumuzu, ne yaptığımızı ve elimizdeki kanıtların zaman ve yer içinde birbirleriyle bağlantılarını bilmeliyiz. Zaman-yer dizgesi düzeyinde araştırma olanağı bulunmadığında, süreçsel çalışma adı verilen, nasıl ve niçin sorularını içeren yönteme yönelebiliriz. Burada, insan-doğa ilişkisi, belki de değişen çevre ve teknolojiyle bu ilişkinin değişimi, yerleşmelerin türleri ve nüfustaki değişikliklere ilişkin elimizdeki kanıtların bize verdiği küçük ipuçlarıyla ilgileniriz. En önemlisi, elimizdeki yapı karmaşıklaştıkça ve buluntularımız çoğaldıkça "insan etkinliklerinin bir tür tarihinin" ortaya çıkmaya başlamasıdır. Bütün bunları, bize yardımcı olacak tek bir sözcüklük bile yazılı tarih olmadan yapmak durumundayız. Bizim ilgilendiğimiz her öğe, insanın yazmayı öğrendiği dönemden önceye ilişkindir. Prehistoryacının işi de, yazılı tarih başlamadan önce olanları bulup ortaya çıkarmaktır.
Bölüm 1 TARİHÖNCESİ GEÇMİŞİMİZİ NASIL ÖGRENİRİZ?·Kitabı okudu
Tarihöncesi çağların sonuna doğru yerleşmeye karşı büyük bir eğilim baş göstermiş ve özellikle tarımın ortaya çıkışıyla bu eğilim daha da güçlenince, değişik türlerde yeni nesneler oluşturulmaya başlanmıştı. Kısa bir süre sonra arkeologlar, hangi buluntuların bir arada bulunabileceğine ilişkin genel bir kanı edindiler. Bunun sonucu olarak da, bir Fransız arkeoloğunu kazdığı çok eski döneme ilişkin mağaralardan birinin en dibinde bronz bir kılıç ile karşılaşmak, bir bira şişesi bulmak kadar tedirgin eder. Mağaranın bu çok eskiye ilişkin katmanında yaşamış olan insanlar, tıpkı bira şişesi gibi, daha sonra ortaya çıkmış olan bu kılıcı da yapmış olamazlar. Yani, mağaranın katmanları bir kaza sonucu karışmıştır. Arkeologlar, eğer şanslılar ise, kazılarını katmanlaşmış alanlarda yaparlar. Birçok değişik katmanda, zamana karşı dirençli kalıntıları bulurlar. En alt katmandaki buluntuların, bir üst katmandakilerden daha eskiye tarihlendiğini ve en sona tarihlenecek en üst katmana kadar böyle sürüp gittiğini bilirler. Başka "kazıların" sonuçlarına bakıp, 300 kilometre uzakta başka bir arkeoloğun da kazı yaptığı en alt katmanda, kendilerinin 5. katmanda bulduğu balta uçlarıyla aynı balta uçlarını bulduğunu saptarlar. Bu da, söz konusu 5. katman ile 300 kilometre uzaktaki 1. katmana aynı zamanda yerleşildiğini gösterir; ya da bu iki katmanda yaşayan insanların birbirlerini bildiklerinin ve alışveriş yaptıklarının bir kanıtı olabileceği gibi, birbirlerini hiç tanımayan her iki topluluğun üçüncü bir topluluk ile aynı zamanda alışveriş yapmış olabileceğini de gösterebilir.
Bölüm 1 TARİHÖNCESİ GEÇMİŞİMİZİ NASIL ÖGRENİRİZ?·Kitabı okudu
Zaman geçtikçe, rastlantı sonucu bulunan ya da bilinçli kazılar ile açığa çıkarılan arkeolojik buluntuların incelenmesi, belirli niteliklerin ortaya çıkmasına yol açtı. Arkeologlar, aynı grupta toplanabilecek buluntulara ilişkin bilgiler edinmeye başladılar. Eğer siz, postayla sipariş verilebilecek eşyayı kapsayan 1890 yılının bir kataloğuyla bugünkünü karşılaştıracak olursanız, arada büyük ayrımlar olduğunu görürsünüz. At nalları, çift kişilik arabalar için madenden yapılmış tekerlekler ve koşum takımlarıyla birlikte belli türde kömür sobaları, mobilya, Çin porselenleri ve gaz lambaları belli bir grubun birer parçasını oluşturur. Bizim bulduğumuz bujiler, radyolar, elektrikli soğutucular ve ampüller ise değişik tür mobilya, porselen ve aygıtlarla başka bir gruba ilişkindir. Sizler 1890'larda kadınların giydiği şapkaları anımsayamayacak kadar genç olmanıza karşın, olasılıkla resimlerini görmüşsünüzdür ve bugün aynı tür şapkaların giyilemeyeceğini de bilirsiniz. Arkeologların buluntuları incelemeye başlamalarının bir yolu da budur. Çeşitli aletler, silahlar, takılar, çanak çömlek, konut türleri ve ölülerin gömülme biçimleri bile belli bir olguyu tümler. Bazı arkeologlar, böyle belirli bir olguyu tümlemek üzere bir araya getirilebilen her öğeye "buluntu topluluğu" adını verirler. Schliemann'ın Troya'sının 1. katmanından çıkan buluntular ile VII. katmanın buluntuları arasında, bizim 1890'ların mektupla sipariş kataloğumuz ile bugünkü katalogumuz arasındakinden daha çok ayrım vardır.
Bölüm 1 TARİHÖNCESİ GEÇMİŞİMİZİ NASIL ÖGRENİRİZ?·Kitabı okudu
Belki höyüklerin nasıl katmanlaşmış olduğuna ilişkin bilgi sahibi olmak istersiniz. Bir yöreye ilk yerleşenler, orayı belki su kaynakları ve yakında verimli arazi bulunduğu, belki bir yola, bir akarsuya ya da bir limana yakın olduğu için seçmiş olabilirlerdi. Bu insanlar yerleşmelerini taştan ya da dünyanın birçok yerinde olduğu gibi güneşte kurutulmuş kerpiçten Yapmış olabilirlerdi. Sonunda bu yerleşme bir yıkıma uğrayabilirdi; sel basabilirdi; yangın çıkabilirdi ya da burayı düşmanlar ele geçirebilirlerdi. Konutların duvarları yıkılabileceği gibi, yağmurla eriyen kerpiç yeniden çamura dönüşebilirdi. Böylece çamur ve başka kalıntılardan oluşan tek katmanlık yassı bir höyük dışında geriye hiç bir şey kalmazdı. Aynı yere ikinci kez yerleşenler de orayı iyi suyun, arazinin ve yolların bulunması gibi benzer nedenlerle yeğlemiş olabilirlerdi. Konutlarını üzerine kurabilecekleri ve onları sellerden koruyacak güzel yassı bir höyük de hazır olurdu. Daha sonra bu ikinci yerleşmenin de başına bir olay gelebilir ve oradaki barınakların duvarları da yıkılabilirdi. Bu da ikinci katmanı oluştururdu. Bu süreç böylece sürer giderdi.
Bölüm 1 TARİHÖNCESİ GEÇMİŞİMİZİ NASIL ÖGRENİRİZ?·Kitabı okudu