Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Öncelikle belirtmem gerekir ki bu kitabı çok zor bir dönemde okudum. Sürekli elime aldığım, kapak tasarımı sayesinde gözüm hep kendisindeydi. Küçük bir molada birden başlamış bulundum. Planlarıma göre 2 gün içinde bitirip diğer okuduğum kitabımın ikinci serisine başlamaktı. Fakat kitabı neredeyse 1 haftada bitirdim. 🥲
18. yy, yer Fransa. Sokaklar çöplükten farksız, ve kokusu bir o kadar kötü. Baş karakter Jean-Baptiste Grenouille. Annesinin bir balıkçı tezgahında onu doğurması, ve doğduğu an terkedilmesiyle başlıyor hayatı.
Bahtsız Grenouille kilise tarafından evlatlık verilse de bir süre sonra tekrar kilisede kendini buluyor. Kendi ayaklar üstünde durana kadar hayatın rüzgarına yenik düşüyor. Bir süre sonra ise kendini keşfetmeye başlıyor. Çünkü baş karakterin en büyük yeteneği kokular konusunda dahi olması. Her maddeyi isminden önce kokusuyla tanıması. Kokulara olan tutkusu ile birlikte parfüm dükkanında çalışmaya başlıyor.
Kokulara olan tutkusunda dikkat çeken şey ise bir çiçeğin veya bir bitkinin kokusundan ziyade onu çeken insan kokusu. Ve bu kadar kokuya düşkün Grenoille kendisinin bir kokuya sahip olmadığını farkeder. Bu yüzden kendisinin bir türlü topluma kabul ettiremediğini, farkedilmediğini, yok sayıldığını düşünüyor. Bu sebepten olacak ki kendisine koku yaratmak için 25 can alır. Ve bundan hiç çekinmez.
Başta söylediğim gibi, zor dönemde okuduğumdan dolayı çok objektif yorum yapamayacağım. Kitabın konusu inanılmaz özgün. İşlenen konu gerçekten çok başarılı. Fakat kitabın içeriğine gelirsek, cümleler uzun ve bir o kadar devrikti. Bu beni çok zorladı. Aynı kelimelerin sürekli tekrarlanması beni birçok kez yarım bırakmaya itti. Parfüm üstene teknik bilgilendirmeler ile dolu 250 sayfa bu yüzden benim içim çok uzadı.
İlk ve son 50 sayfa ile yorumlarsam çok
Doğu’nun Limanları, Amin Maalouf’tan okuduğum ikinci kitap. İlki semerkanttı. Yazarın kalemini ve masalsı anlatımını çokca sevmiştim. İkinci kitabıyla birlikte sevdiğim yazarlardan biri olarak yerini aldı diyebiliriz.
Kitabın konusu, paris sokaklarında dolaşan İsyan’ın yabancı birine hikayesini anlatmasını konu alıyor.
Babaannesi Osmanlı padişahı Abdülaziz’in kızı İffet. Genç, güzeller güzeli İffet tahtan indirilen babasının ölümüne dayanamayıp ruhsal çöküntü içine girer. Durumun daha kötüye gitmesini engellemek için Doktoru bütün sorumluluğunu üstlenerek Adana’ya götürüp bir yuva kurar. İffet doktorla evlenir ve yeni bir hayata kapılarını açar.
İffet, anne olur ve dönem o kadar zorludur ki ırkçılık mahalle mahalle ateş misali sarmaya başlar. Yakılan, yıkılan evler yok edilen aileler.. Buna rağmen bir ışık gibidir Kitabdar’ın evi. En yakın dostları Ermeni, en sevdikleri eğlenceleri fotoğrafçılık..
Böyle sevgi dolu bir evde doğdu isyan. Adı isyan’dı.. Babası isyankar olsun istedi, devrimci olsun, savaşsın istedi. Oysa o annesi Ermeni olmasından dolayı Yahudi babası tarafından Müslüman. Her iki taraftan soylarını devam ettirmek zorunda kalsa da o doktor olmak isteyen bir gençti sadece..
Fakat hayat biz planlar yaparken başımıza gelenlerdir. İsyan’ın hayatı tam da tıp okumak için gittiği Paris’te başlıyor. Ortadoğu yangın yeri, Filistin sömürülüyor, bombalar her yerde..
İsyan sunun farkına çok sonradan vardı; geleceği ve kaderi çoktan isyanın alnına yazılmıştı ve bundan kaçamazdı. Kaçamadı da..
Yürek burkan bir hikaye, hayal ürünü mü gerçek mi anlamak çok zor