Ona baktığım zaman artık hayata karşı hissettiğim şeyi hissediyordum. Hem güzel hem çirkindi. Hem haklı hem haksızdı. Hem yaşamamı istiyordu hem de beni öldürmek için elinden geleni yapıyordu. Ona hayata davrandığım gibi davranmak zorundaydım. Onu yaşamamalı ama beni öldürmesine de izin vermemeliydim.
Her zaman parayla satın alabilecekleri bir şeyler olurdu. Hayat onlar için yolunda gitmezse, bir aksilik yaşanırsa, düğün günü terk edilseler bile bunları parayla düzeltebilirlerdi. Gerçeklerle yüzleşmek zorunda değillerdi, herhangi bir şeye katlanmalarına gerek yoktu, çıkış yolu var mı diye sorgulamıyorlardı, onların elinde her kapıyı açan bir anahtar daima vardı. Kendi krallıklarının içinde oturup dünyayı yönettiklerine inanıyorlardı ve daha kötüsü, bunu çok iyi yaptıklarını sanıyorlardı. Kötü bir insan olmak için salt kötülük yapmaya gerek yoktu, yapılanlara seyirci olmanız ya da yaşananları görmezden gelmeniz de sizi o günahın bir parçası yapıyordu. Dünyadaki tüm günahların kapalı kapılar ardında işlendiğini sanmaları ne büyük gafletti! Açlık, yoksulluk, istismar, çaresizlik gözlerinin önünde yaşanıyordu oysaki...
“Dostum “ dedim açıklayıcı bir tavra bürünerek. “Sizler birer simülasyonun içinde yaşıyor olmalısınız. Bu denli yüzeysel yaşarken insanların seni yüzeysel bulmasından yakınman saçmalık.”