Albert Camus’nün *Tersi ve Yüzü**eserini okurken, yirmi iki yaşındaki bir gencin hayatın tüm ağırlığını nasıl bu kadar erken sırtlandığını hayretle izledim. Bu kitap benim için sadece bir deneme seçkisi değil, yaşamın o kaçınılmaz ikiliğini kabullenişimin bir belgesi oldu.
Metinde ilerledikçe, yoksulluğun ve sessizliğin içindeki o tuhaf ışığı fark ettim. Camus’nün anlattığı Cezayir sokaklarında gezerken, bir yanda Akdeniz’in parıldayan güneşi (yüzü), diğer yanda ise ölümün ve yalnızlığın soğuk nefesi (tersi) arasında gidip geldim. Ben bu eserde, mutsuzluğun bir son değil, yaşamın ayrılmaz bir parçası olduğunu kavradım. Yazarın annesiyle olan sessiz bağı ve yoksul mahallelerdeki o gururlu duruşu, bana sahip olduklarımdan öte, sadece var olmanın ne kadar sarsıcı bir deneyim olduğunu hatırlattı.
Sonuçta bu kitap bende şu hissi bıraktı: Hayat hem korkunç hem de muazzamdır. Ben de Camus gibi, dünyanın bu "tersi" ve "yüzü" arasındaki o ince çizgide yürümeyi, hiçbirini diğerine feda etmeden yaşamayı öğreniyorum. Bu kısa ama yoğun metin, benim için anlamsızlığa karşı sıkılmış bir yumruk değil, hayatın kendisine sunulmuş sessiz bir şükran oldu.