sinvoz

Dokunabildiğim
Tarif edilemeyecek ölçüde yorgun bir şekilde çıktım dışarıya. Otobüs durağında beklerken eziyet çektim. Otobüs geldiğinde ve bindiğimde de eziyet çektim. Otobüsün içinde, kalabalığın içinde, ayakta durmaya çalışarak, bir yerlere tutunmaya çalışarak ilerlerken… Hayatım aslında bir eziyetti, ben bunu görmeye başlıyordum sürekli. Sürekli oyalıyordum kendimi, ta ki şu ana kadar. Ona kadar, onu görene kadar, düzenimi bu denli bozmasının başka bir açıklaması olamazdı. Okul kalabalıktı. O hiçbir yerde yoktu. Bunca insan vardı da neden hiçbirisi o değildi. Anlaşılmaz bir şeydi. Yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanlar varken etrafta, nasıl hiçbiri o olmazdı? Her şey mi bana düşmanlık besliyordu. Çekildim bir köşeye ve çöktüm. Bekleyecek miyim, buna beklemek mi denir? Gelmeyeceğini bilerek, buna emin olarak, sade umduğun için kendini bir şekle sokmak; bu ne kadar anlamlı. Anlamlılık üzerine neden bu denli kafa yoruyorum ben? Gelmedi. Asla gelmeyecekti. Bir düştü. Bir kez görülmüştü. Sonra kaybolmuştu.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Dokunabildiğim
Eve döndüm ve artık daha yalnızdım. Aşk insanı yalnızlaştırıyordu. Yemek yedim, televizyon seyrettim, uyukladım, banyo yaptım. Olmadı. Hayatımın çehresi tamamen farklıydı. Başka birisi gibiydim, yahut başka birisinin hayatına girmiştim, başka bakıyor, başka anlıyor, başka düşünüyordum. Göğsümde yumruk büyüklüğünde bir şey vardı, midemde garip bir ağırlık vardı, aklım dağınıktı ve hüzünlüydüm. Bu hüzün fena bir hüzündü. Rüzgar esse dokunuyordu sanki, pencere açılsa dokunuyordu, kapı vurulsa, telefon çalsa. Hatta telefon çalmasa dokunuyordu içime. Kendi bedenin tarafından yutulmak, içe çekilip kendi içinde kaybolmak; bunu arzuluyordum sanki, olduğum yerde sessiz durup sürekli geri çekilerek kendime doğru. İçimde uyanan merhamet. Sokakta kaç insan varsa, mahallede, şehirde, dünyada, hepsi için merhamet uyanıyordu içimde ama her saniye, her saniye, durup dururken, hiçbir şey olmamışken, hiçbir şey olmasını beklemeden.
Dokunabildiğim
Önümden geçiyordu, sanki suyun üzerinde yürüyordu, ona bakarken insan, onun sadece tüy kadar bir ağırlığı olduğunu hissediyordu. Üflesem uçacak, dağılacaktı sanki, gerçek değildi de sadece gerçeğe yakındı sanki. Okul kantinin önünde duruyordum. Tek başımaydım. (Genelde öyleydim.) Gözlerim takılı kaldı üzerinde. Sadece baktım, başka bir şey yapma lüksüm de olamazdı zaten. Gerçekse bir sorun var demekti. O gerçekse ben gerçek değildim. İkimizin de gerçek olması mümkün değildi, söz konusu değildi, mevzubahis değildi, imkân dâhili değildi, değildi de değildi. Şu kelime bunları ifade ederken kullandığım şu kelime; ikimizin… bu kelime bana bir lütuftu ve kendi varlığı içinde bir mucizeydi bu kelime. Ona bakarak, ikimizin diyebiliyorsan bu, dünyevi hakikatlerin yerle bir olacağı farklı bir âlemin müjdecisi olabilirdi ancak. O âlemin iklimi sürekli sıcaktı ve gölgeliklerle bezeliydi. O âlemin sınırları kalbin ruhla, ruhun bedenle, bedenin kalple bir bütün olup o bütünlük içinde dolaşabildiği, raks ettiği, hem dünyevi hem uhrevi gerçekler silsilesinden çizilmişti. Hatta çizilmemişti, çizgisi yoktu, sınırsızdı, sonsuzdu. Nefes almaktı o âlem ama bütün bu atmosferi çekmek gibi ciğerlerine ve bunun küçük baş dönmeleri, sarsılmaları eşliğinde. Görmekti o âlem, bakıp görülmeyeni görmek; görüp anlaşılmayanı manalandırmak ve inanmayı sindirmek ve kapatıp gözleri tekrar bakmak ve yine görmek, göze ihtiyaç duymadan artık. O âlem, renklerin ve şekillerin ve kokuların belirliliğinden, sabitliğinden ve sınırlarından uzaktı. Münezzeh, müthiş bir kelime; münezzehti. O âlem taşın ufalanmasıydı, toprağın kabarmasıydı, filizlenmesiydi bir çiçeğini pıt diye bir ses çıkararak patlamasıydı bir tomurcuğun, kelebeğin kozasını yırtması, rengarenk kanatlarını havaya sermesiydi; bir rüzgarın esmesiydi
Bir Zamanlar Samatyada
Küçük elleri vardı, uzun bir boynu vardı. Beni kendisine âşık edecek bunlar gibi nice özellikleri vardı. Ben zaten gördüğümle kalmadım onu o arka mahallenin dar sokaklarından birindeki izbe evde. Âşık da oldum, haddimeymiş gibi. Gençtim, senin kadar belki, toydum. Hiçbir şey bilmiyordum, dünyadan haberim yoktu. Her şey benim kalbimin ve hislerimin etrafında döner sanıyordum. Dönmedi. Beni sevmedi. Ne acı bir kelime. Bu yaşta bile dillendirince ölesi geliyor insanın. Kusacak gibi oluyorum. Beni sevmedi. Beni sevmedi. Ben onu anlattım, içimi anlattım, beni görsün, sevsin diye. Beni zengin kıldılar onu anlattığım kelimeler sebebiyle. Sevmedim zenginliği. Daha çok kelime, daha çok acı, daha çok umut. Umut ettikçe derinleşen acı. Ne kadar uğraştım, çabaladım, didindim, hayat bana çabaların karşılığı olarak hep istemediklerimi verdi.
Bir Zamanlar Samatyada
Güzel anlar çabuk geçiyor. Sonrası sıkıntı. Dolaşmaya çıktım gündüzleri. Çabuk yoruluyorum, hemen bir yerlere çökmek istiyorum. Yalnız başıma oturup insansız, kelimesiz kalmak. Bir taraftan da ürkütüyor bu. Özellikle kelimesizlik. Kelimelerim var benim, sadece onlara sahibim. Onlar elimden alınırsa ne yaparım?