Önümden geçiyordu, sanki suyun üzerinde yürüyordu, ona bakarken insan, onun sadece tüy kadar bir ağırlığı olduğunu hissediyordu. Üflesem uçacak, dağılacaktı sanki, gerçek değildi de sadece gerçeğe yakındı sanki. Okul kantinin önünde duruyordum. Tek başımaydım. (Genelde öyleydim.) Gözlerim takılı kaldı üzerinde. Sadece baktım, başka bir şey yapma lüksüm de olamazdı zaten. Gerçekse bir sorun var demekti. O gerçekse ben gerçek değildim. İkimizin de gerçek olması mümkün değildi, söz konusu değildi, mevzubahis değildi, imkân dâhili değildi, değildi de değildi. Şu kelime bunları ifade ederken kullandığım şu kelime; ikimizin… bu kelime bana bir lütuftu ve kendi varlığı içinde bir mucizeydi bu kelime. Ona bakarak, ikimizin diyebiliyorsan bu, dünyevi hakikatlerin yerle bir olacağı farklı bir âlemin müjdecisi olabilirdi ancak. O âlemin iklimi sürekli sıcaktı ve gölgeliklerle bezeliydi. O âlemin sınırları kalbin ruhla, ruhun bedenle, bedenin kalple bir bütün olup o bütünlük içinde dolaşabildiği, raks ettiği, hem dünyevi hem uhrevi gerçekler silsilesinden çizilmişti. Hatta çizilmemişti, çizgisi yoktu, sınırsızdı, sonsuzdu. Nefes almaktı o âlem ama bütün bu atmosferi çekmek gibi ciğerlerine ve bunun küçük baş dönmeleri, sarsılmaları eşliğinde. Görmekti o âlem, bakıp görülmeyeni görmek; görüp anlaşılmayanı manalandırmak ve inanmayı sindirmek ve kapatıp gözleri tekrar bakmak ve yine görmek, göze ihtiyaç duymadan artık. O âlem, renklerin ve şekillerin ve kokuların belirliliğinden, sabitliğinden ve sınırlarından uzaktı. Münezzeh, müthiş bir kelime; münezzehti. O âlem taşın ufalanmasıydı, toprağın kabarmasıydı, filizlenmesiydi bir çiçeğini pıt diye bir ses çıkararak patlamasıydı bir tomurcuğun, kelebeğin kozasını yırtması, rengarenk kanatlarını havaya sermesiydi; bir rüzgarın esmesiydi