sinvoz

Bir Zamanlar Samatyada
“Ben maddi anlamda zenginim aslında ama burada oturuyorum, zenginlikten ve zenginlerden de pek hoşlanmam. Halleri, hareketleri, tavırları hoşuma gitmez. Hayatı algılayış biçimlerini sevmem. Açıkçası hakir görürüm onları. Zengin olabilmek ya da zenginliklerini muhafaza edebilmek için didinip duranları.” dedim. Neden bahsettiğimi düşünüyor olmalı, bunları ne amaçla söylediğimi. Zamane insanın hastalığı, sohbeti, muhabbeti bilmiyorlar, unutmuşlar. Bir şey anlatılıyorsa, anlatılan bir sebebe, bir amaca dayanmalı onlara göre. Etkilenmek, beğenilmek, faydalanmak, falan filan. Paylaşım diye bir şey yok. Sohbet sandıkları şeylerse birkaç plastik kelime öbeği. Kıl, tüy… onun saçı, bunun telefonu, diğerinin sevgilisi. Yazık, o kadarda pırıltılı bakıyorlar ki.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Bir Zamanlar Samatyada
“Annen nasıl görüşüyor musunuz?” Çok sık görüşürler anneleriyle ama benim bilmemi istemezler. Kırılacağımı düşünürler. Çelişkili bir durum. Bir insanın kırılacağını biliyorsan bir eylem sonucunda, o eylemden vazgeçmen mi gerekir, o eylemi, o insanı kırmayacak hale getirmen mi gerekir, o eylemi gizlemen mi gerekir? Bizimkiler gizlemeyi tercih ediyor. Zaten vazgeçilmez, insan annesinde vazgeçebilir mi? Ayrıca ben kırılmam da tabii ama onlar anlayamazlar bunu. Kendi değerlerine göre ölçer biçerler, normaldir, kıskanacağımı, benimle az görüşmelerini sorun edeceğimi, hatta belki onları zorlayacağımı düşünürler. “Ara sıra görüşüyoruz, iyiymiş.” “İnsan annesiyle ara sıra mı görüşür, sık görüşün biraz.”
Gece Yarısı Yarım Gece
Bulaşıkları yıkayıp salona döndüğümde televizyonun karşısında uyumuştu Volkan. Saat on ikiye geliyordu. Kaldırdım Onu, yatağına gitti. Balkona çıkıp soğukta bir sigara içtim. Yarın sabah işe gitmek istemediğimi düşündüm ama gidecektim. Otuz altı yıldır hep gitmiştim. Belki yarın Volkan’a, ara sıra sigara içiyorum ama bunu senden saklıyorum, derim. Sigarayı balkon demirinde söndürdüm, sonraki izmariti nereye düşeceğine bakarak attım aşağıya. Balkon demirinde sigarayı söndürdüğüm yeri peçeteyle sildim sonra. Zaten ıslaktı demir, silmesem bile olurdu ama alışkanlık. Tıraş olup yattım. Karımı düşündüm uyuyana kadar. Acz içinde uyudum.
Yaşayabilmek
Önemli ve garip olanlar…net ve basitti Birinci defteri söylemiştim. Karanlıktı. Yalnızlıktan, anlaşılamamaktan, bağsızlıktan, kopmuşluktan, kaybolmuşluktan, o yaşta o günlerde bende bulunan, tespiti zor birçok sorudan derinlemesine bahsediyordum ve acı çekiyordum. Kurtuluşum ölümdü. Çekiciydi ve kusursuzdu ölüm. İntihar gerçekten fiyakalı bir eylem olacaktı. Bir imza. Başkaldırı, isyan ve terk ediş. Aynı zamanda varlığımın tescili. İşte ben… vardım ben… ama görmediniz. Artık yokum. Göreceksiniz.
Yaşayabilmek
…; dışarıya çıkmam çünkü dışarıda olmak, dışarıda bulunmak da benim için fevkalade itici, rahatsız edicidir. Kocaman sokaklar caddeler, üzeri açık, yanları açık, güneş vurur, yağmur yağar, insanlar var, sesler var, arabalar var. Nasıl becerirler onca karmaşanın içindeyken bir başınaymış gibi olmayı. Anlaşılır şey değildir. İsmail, diğer arkadaşları gibi bunun da bir sorun, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir mesele olduğunu iddia eder. Ama aslında buna inanamazlar, mesela başkadır. Aslında benim her şeyi aştığımı düşünürler ve itirazları bile hayranlık içerir. “Hadi çıkalım biraz, manyak mısın, böyle evde saksı çiçeği gibi durmak olmaz. Çıkalım, dolaşalım biraz, hava al, nefes al, açılırsın. Hadi.” Açılırsam kapanmak için uğraşmam gerekir, ayrıca saksı çiçeği gibi durmak neden tercihe şayan olmasın. Saksı çiçeği olmak kötü mü?