Ve işte burada Therese Bjørneboe ve Therese Bjørneboe'ye olan aşkım devreye giriyor. Geleceğimi ona emanet ediyorum. Şu anda ne yazdığımı biliyor, özellikle de bu metni yazıyor olmanın ne kadar zahmetli hale geldiğini biliyor, hatta yazarlık hayatıma son noktayı koyacak olan bu imkânsız fikir aklıma düştüğünden beri biliyor bunu, ancak şimdiye dek yazdıklarımı okumadı ve ben de ondan bunu yapmasını istemedim. Ama ona güveniyorum ve eminim, evet içim rahat bir şekilde ve sabırsızlıkla şunu bekliyorum, eşim nihayet bir gün bunu okuduğunda ona duyduğum sonsuz sevgiyi yalnızca bu şekilde dile getirebildiğimi anlayacak.
"Sen gene barışma baba," dedi, “büyüyünce ben onu düelloya çağırırım, öldürürüm onu!" Gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Ne de olsa babasıyım, yerinde bir söz söylemem lazım: "Düelloda da olsa öldürmek günahtır," dedim. "Öyleyse büyüyünce yere deviririm onu baba, elindeki kılıcı kılıcımla düşürürüm, üzerine çullanırım, sonra kılıcımı kaldırıp, 'Seni öldürebilirdim, ama affediyorum, al işte!' derim."…İki gün iki gece hep kılıcıyla alacağı öcü düşünmüş, belki de bunları sayıklamıştır bile.
Bizim çocuklar; sizinkiler değil, bizim, hor görülen, ama gene de soylu dilencilerin evlatları henüz dokuz yaşlarına bastıkları zaman bu dünyanın gerçeğine ererler. Zenginler bunu mezara kadar başaramaz.