Bendeki büyük bir özveriydi; hem de öylesine tükenmez, ölesiye bir iştahla... Ve tükenmez oluşumun nedeni, ruhumu kemiren şeyin o bildik "sevgi" değil, bizzat bu ızdırabın kendisine duyduğum o sadist sadakatti. Bu his, beşerî bir şifadan ya da merhametten tamamen arınmış, sağlığı tiksintiyle reddeden tanrısal bir sancıydı. İyileştirmek için değil, derinleştirmek için vardı; hafifletmek için değil, mühürlemek için.
Etrafımdakilere kendimden parçalar dağıtsam, ruhumu önlerine sersem bile eksilmeyişimin sırrı cömertliğimde değil; onları korkunç bir seviyede umursamayışımdandı. Zira onlar, benim evrenimde yalnızca silik figürlerdi; ben ise bu oyunun tek gerçeği, tek öznesi, hatta tek ölçütüydüm. İşte bu yüzden üzerime yönelen niyetler—ister incitici ister talepkâr olsun—anlam kazanacak bir yüzey bulamazdı. Ancak ben bir şeye anlam bahşedersem, o şey var olabilirdi; aksi hâlde her hareket, yankısız bir boşlukta eriyip gider, kendi anlamsızlığı içinde kaybolurdu. Tanımadığım bir gerçeklikte işlenen suçun, benim üzerimde bir karşılığı olamazdı. Sessizliğim bir zayıflık değil, bilinçli bir yok saymaydı; görmezden gelişim, bir savunma değil, mutlak bir egemenlik biçimiydi.
Benden beklenen o "fedakâr" rolünü sahnelerken aslında en mutlak bencilliği, o tanrısal kayıtsızlığı icra etmek... İşte bu absürt çelişkiyle, her şeyin ve herkesin ötesinde, dokunulmaz bir hiçliğin tahtına oturdum.