Emin Aslan

Emin Aslan
@siyahkale
Yazılım Mühendisliği
17 Nisan
1 okur puanı
Nisan 2026 tarihinde katıldı
İyi bir insan olmak korkunç olabilir. Bunu sana söylerken, kulağa ne kadar çelişkili geldiğini biliyorum. Bu mesele yüzünden gecelerce gözüme uyku girmeyeceğini biliyorum. Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi?
Reklam
ceset
Kendi başınaydı. Taşıdığı, sürüklediği onca şeyle beraber olması, yalnız olduğunu değiştirmiyordu. Sadece o vardı, bir de tanrısı olan sanrıları.
Kuzgun
Kargalar toplandı onu şehre uğurlarken. Bir küçük kız çocuğu koşturdu peşinden görmezden gelmesine rağmen. Tuhaf karşıladı yerliler; berduş görmeye alışık değildiler. Uzun sürmedi kabullenmeleri; kiliseye gitti, temizlendi. Bir kız çocuğu geldi peşinden, elinde tavşan cesedi. Bu sefer gözüne ilişti; dinledi onu, gömdüler beraber. Bir kız çocuğu gördü; elinde tavşan cesedi, önünde eşelenmiş toprak. Gördü onu, sustu ve gitti. Kargalar toplandı onu şehirden uğurlarken. Bir küçük kız çocuğu yoktu peşinde, dönüp bakmasına rağmen.
Aradaki An
Nefes alırken göğüs yükselir, verirken çöker. Arada bir an var; ne yukarıda ne de aşağıda işte o an...
Kayıtsızlık
Bendeki büyük bir özveriydi; hem de öylesine tükenmez, ölesiye bir iştahla... Ve tükenmez oluşumun nedeni, ruhumu kemiren şeyin o bildik "sevgi" değil, bizzat bu ızdırabın kendisine duyduğum o sadist sadakatti. Bu his, beşerî bir şifadan ya da merhametten tamamen arınmış, sağlığı tiksintiyle reddeden tanrısal bir sancıydı. İyileştirmek için değil, derinleştirmek için vardı; hafifletmek için değil, mühürlemek için. Etrafımdakilere kendimden parçalar dağıtsam, ruhumu önlerine sersem bile eksilmeyişimin sırrı cömertliğimde değil; onları korkunç bir seviyede umursamayışımdandı. Zira onlar, benim evrenimde yalnızca silik figürlerdi; ben ise bu oyunun tek gerçeği, tek öznesi, hatta tek ölçütüydüm. İşte bu yüzden üzerime yönelen niyetler—ister incitici ister talepkâr olsun—anlam kazanacak bir yüzey bulamazdı. Ancak ben bir şeye anlam bahşedersem, o şey var olabilirdi; aksi hâlde her hareket, yankısız bir boşlukta eriyip gider, kendi anlamsızlığı içinde kaybolurdu. Tanımadığım bir gerçeklikte işlenen suçun, benim üzerimde bir karşılığı olamazdı. Sessizliğim bir zayıflık değil, bilinçli bir yok saymaydı; görmezden gelişim, bir savunma değil, mutlak bir egemenlik biçimiydi. Benden beklenen o "fedakâr" rolünü sahnelerken aslında en mutlak bencilliği, o tanrısal kayıtsızlığı icra etmek... İşte bu absürt çelişkiyle, her şeyin ve herkesin ötesinde, dokunulmaz bir hiçliğin tahtına oturdum.
Duygu ve Düşünce
Reklam