Eve geldiğinde hemen sofraya oturur, yediklerinin hiç tadına varmadan çabucak çorbasını içip bir parça dana etini soğanla birlikte ve o sırada tanrının gönderdiği sinek ve her türlü diğer şeyle birlikte yerdi.
İşini yaparken aldığı haz yüzüne yansırdı; bazı harfler onun gözdesiydi ve yazıda sıra onlara geldiğinde kendinden geçerdi; kah güler, kah göz kırpar, kah dudaklarıyla kendini gayrete getirirdi, öyle ki divitinin yazdığı her bir harfi neredeyse yüzünden okumak mümkündü.
(Adeta her iyi redaktör ve her iyi editörün yaşadıklarını anlatmış. Muhteşem)
O kısa boylu, kafası kelleşmeye başlamış memur, kalbe işleyen o sözleriyle gözünün önünde belirdi:"beni rahat bırakın, niçin bana böyle eziyet ediyorsunuz?" Ve yüreğe işleyen bu sözlerde bir başka anlam daha gizli olurdu: "ben senin kardeşinim" ve zavallı genç adam yüzünü elleriyle kapar, yasamı boyunca, insanoğlunda haddinden fazla var olduğunu gördüğü bu insaniyetsizlikten, inceltilmiş, eğitilmiş, sosyalleştirilmiş gibi gözüken ve tüm dünyanın erdemli ve onurlu olduğunu sandığı insanlarda bile ne çok canavarca bir kabalık gizlendiğini görmekten ve bu durum karşısında irkilmekten kendini alamazdı...