Bu kitap, benim Sándor Márai ile tanışma kitabım oldu. Bu tanışma, çok güçlü bir edebi dostluğun başlangıcı olacak. Mutluyum böyle bir kalemi keşfettiğim için. Márai, 20. yüzyıl Avrupa edebiyatının çok hüzünlü, aristokrat ve ne yazık ki kıymeti biraz geç anlaşılmış kalemi.
Kitabın konusuna geçmeden önce yine tabiki mesleki deformasyon ile mekân benim için çok önemli bir noktada durdu. Kitaptan bahsederken mekânı es geçmek imkânsız, çünkü buradaki şato sadece bir arka plan değil; adeta romanın üçüncü başkarakteri!
Olaylar, Karpatlar'ın eteklerinde, dış dünyadan tamamen soyutlanmış, kırk bir yıldır kapıları mühürlü duran devasa, kasvetli bir şatoda geçiyor. Yıllar sonra gerçekleşecek o büyük buluşma için şatonun salonları temizleniyor, mumlar yakılıyor ve zaman sanki 41 yıl öncesine geri sarıyor. Márai, o eski Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun aristokratik, ağır ve melankolik havasını mekânın kokusuna, mobilyaların tozuna kadar öyle bir sindirmiş ki.. Kitabı okurken kendinizi o loş salonda, şöminenin başında, çıtırtıları dinleyerek iki yaşlı adamın tam ortasında otururken buluyorsunuz. O karanlık ve boğucu mekân hissi, karakterlerin ruhsal sıkışmışlığını o kadar iyi yansıtıyor ki hayran kaldım.
Gelelim hikayeye.. Konu aslında çok yalın. Çocukluktan beri yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, kardeşten öte iki dost: Henrik ve Konrad. Biri ne kadar mülkiyete, kalelere, toprağa bağlıysa; diğeri o kadar sanata, müziğe ve aidiyetsizliğe ait. Sonra araya giren trajik bir olay (ve bir kadın) yüzünden kopan 41 yıllık bir bağ.
Ve bir gece, Konrad ansızın geri dönüyor. Karşılıklı oturuyorlar. Mumlar yakılıyor. Sabaha kadar sürecek o devasa hesaplaşma başlıyor. Aslında buna bir karşılıklı konuşma demek haksızlık olur; bu daha çok Henrik’in 41 yıl boyunca ilmek ilmek