Hallac-ı Mansur olmak, benliğin özünde yanan harlı ateşe çıplak ellerle dokunmak demektir. O ateşle dolmak ve sonunda ateşin kendisi olmaktır. Orası mesafelerin sona erdiği yerdir. Başkasının ne anladığı bütünüyle önemini yitirir. Kelimelerin hükmü ortadan kalkar. Her şey bir ve aynıdır; insan, Tanrı, ağaç, kuş, nehir... Derini soymaya başladıklarında, bilmeden sana iyilik yapmış sayılırlar. Seni öldürerek ölümsüzleştirirler. Her darbede bir can daha bulursun. O andan itibaren seni öldürebilecek olan, düşmanın taşı, hançeri, kurşunu değil, sevgilinin incinmiş yüreğidir. Bizi düşmanın attığı taşlar değil, dostlarımızın attığı gül yaralar.
"Sen unutuyorsun diye bütün acılar geçiyor mu? Hiç yaşanmamış gibi davranabilir miyiz? Hiç olmamış gibi. Sen unutuyorsun diye ben de mi unutacağım? Unutmuyorum. İstemediğim için değil, başaramadığım için. Unutamıyorum ben. Gece uyumaya çalışırken beynimi istila ediyorlar. Güç bela uykuya dalıyorum. Sabah uyandığımda, aklım başıma geldiği anda yine üzerime abanıyorlar. Senin unutkanlığına hastalık diyorlar. Benimki daha büyük bir lanet. Hastalıktan öte, lanet. Sen masum olacaksın, ben nefretimle anılacağım. Adaletsizlik değil mi bu?