"Onlar bir gün gerçek bağımsızlıklarını kazanacaklar ama bu büyük olanakları kaybedecekler," diye devam etti kuzen. "Sert bir rüzgâr gibi estikleri bu alanı kaybedecekler, dar topraklarına kapanacaklar, bir dağdan diğerine çarpan ve uçamayan kuşlar gibi kanatları engellenecek, tamamen solacaklar ve sonunda 'Ne kaldı ki elimizde!' diyecekler. O zaman da bu yitirdikleri imkânları isteyecekler ama bunun için çok geç olacak."
"Biz Qyprilliler, Vezüv Yanardağı'nın eteğindeki yeşermiş topraklarda yaşayan insanlar gibiyiz," derdi şakayla karışık bir şekilde küçük dayısı Kurt. "Nasıl ki Vezüv bazen patlayıp gölgesindeki her şeyi kül ediyorsa, aynı şekilde gölgesinde yaşadığımız sultan da bizi belli aralıklarla hedef alıyor. Başlarına açtığı felaketlere rağ-men, yine orada, Vezüv'ün eteklerinin altında uzanan bu verimli topraklarda hayatlarını baştan kuran insanlar gibi, biz de sultanın gönderdiği fırtınalara rağmen onun gölgesinde kalmaya devam edeceğiz ve ona sadakatle hizmet etmeye devam edeceğiz."
“Rüyaların önemine ve onların ülkelerin, hükümdarların kaderindeki yerine tüm dünya uzun zamanlardan beri tanıklık ediyor. Antik Yunan'daki Delphi Kâhini'ni; Romalı, Asurlu, Acem, Moğol ve diğer ünlü rüya tabircilerini belki duymuşsundur. Eski kitaplarda sırasıyla felaketleri önlemeleri; onlara inanılmadığı ya da inanmakta geç kalındığı takdirde felaketleri önleyememeleri anlatılır. Özetle, olayların gidişatı onlara gönderilen alametlerin ciddiye alınıp alınmamasına göre değişmiştir. Kuşkusuz bu gelenek oldukça önemliydi, ancak Tabir Sarayı'nın muhteşem yükselişinin yanında sönük kalıyor. Çünkü imparatorluğumuz dünya tarihinde ilk defa rüya tabirini kurumsallaştırarak bir üst düzeye çıkardı."