En su götürmez “bireyselleşme” teorisyenlerinden birinin Marx olduğunu söylemek mümkün. Marx, modern sanayi kapitalizminin yayılması ile tarihsel olarak bugüne kadar görülmedik bir “özgürleşme sürecinin„ yaşandığını sık sık vurguladı. Marx’a göre feodal bağlardan ve bağımlılık ilişkilerinden kurtulmak, kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olmasının tek önkoşulu değildi. Kapitalizmde„ de insanlar, geleneksel, ailevi, komşuluk, mesleki ve kültürel bağlardan dalga dalga koparılarak hayatları altüst ediliyordu.
İleri toplumlar, sınıflı toplumlar mıdır? Bu soruya yanıt aramaya başladığımızda hemen karşımıza çelişkili görünen olgular çıkıyor. Meseleyi toplumsal-tarihsel bir açıdan ele aldığımızda, gelişmiş ülkelerdeki toplumsal eşitsizlik yapısının hayret verecek kadar istikrarlı olduğunu görüyoruz. Bu yöndeki araştırmalar, özellikle Almanya’da, ana sosyal gruplar arasındaki eşitsizliklerin ciddi olarak değişmediğini; tüm teknolojik ve ekonomik dönüşümlere, son yirmi otuz yılda değişiklik yaratmak için gösterilen onca çabaya rağmen küçük kaymalar ve yer değiştirmeler yaşandığını gözler önüne seriyor.
Çevre sorunları, etrafımızdaki dünyayla ilgili sorunlar değil, -kökenleri ve sonuçları bakımından- düpedüz toplumsal sorunlardır; insanın sorunlarıdır, onun tarihi, yaşam koşulları, dünya ve gerçeklikle ilişkilerinin, ekonomik, kültürel ve siyasi durumuyla ilgili sorunlardır.
Uygarlığın önlenemeyen gelişiminde adeta yarı devrimci durumlar yaşanıyor. Söz konusu durumlar, uygarlığın modernleşmeyle mümkün hâle gelen “kaderi„ olarak ortaya çıkıyor ve dolayısıyla bir yandan “normallik„ bahanesiyle, diğer yandan tehlikelerin artmasıyla birlikte devrimlerin siyasal edim çapına rahatça ulaşabilecek, hatta aşabilecek özellikleri haiz biçimde “felaketlerin muktedirleştiren muhtevasına„ sahip olarak husule geliyorlar. “Demek ki risk toplumu devrimci bir toplum değil, ondan daha fazlasıdır, yani bir felaket toplumudur. Risk toplumunda olağanüstü hâl, normal durum hâline gelme tehdidi yaratıyor.„