Ah, inanma! İnanma! Dünyada hiçbir şeyin görünüşüne inanma! Bir memleket mi gördün, kâgir binalarını mı beğendin? Bir kere de duvarlarının deliğini bucağını karıştır. Bak içinde ne iğrenç renkli yılanlar ne korkunç görünümlü akrepler bulursun. Dağlarda, bağlarda süslü süslü açılan çiçeklere, tatlı tatlı çağlayan sulara mı aldanıyorsun? Hele bir ağacın dibinden, bir çayın kenarından bir iki karış toprak karıştır, bak kaç cenaze parçasına rastlarsın ki ya üzerinde dost bıçağıyla açılmış yara izinden ya da içine yâr eliyle dökülmüş zehir kalıntısından geçilmez.
Bir insan seviyorsun, vücudunun ve yüzünün güzelliğine vurulmuşsun, öyle mi? O bir örtüdür. Seni aldatmak için yapılmış bir örtüdür. Yüzüne baktıkça mahzun mahzun duruyor.
Sana sevgi mi gösteriyor? Ah! Bir kere de o örtünün altındaki kemikleri görsen... Görsen ki nasıl korkunç korkunç durur. Nasıl çirkin çirkin güler de seninle eğlenir!
Of... Dünya, dünya! Cehennemde bir kul isyan ederse Cenabıhak cezalandırmak için sana göndersin!
Bahseylerken dilde duran yaralarımdan
Âhımda nihâlân gibi güller mi açılsın
Arz etmek için sînedeki sûziş-i aşkı
Dâğ-ı dil-i mecrûrdan âteş mi saçılsın
[Bahsederken gönlümdeki yaralarımdan
Ahımda taze fidanlar gibi güller mi açılsın
Arz etmek için gönüldeki aşk yangınını
Cefa çeken gönlün yarasından ateş mi saçılsın]
Engin tıpkı hayat gibidir! İnsanın gözü dünyada olduğu gibi, enginde de yalnız bir daire içinde gezinir. Ufuk ümidin aynısıdır. Sen daima yaklaşıyorum zannıyla gidersin. O daima senin ilerlediğin kadar uzaklaşır.