Bağırıp çağırmaktan daha iyi bir iş yapmaya, üzgünlükten, öfkeden daha az kötü duygular duymaya ihtiyacım vardı. Bir kitap aldım elime. Oturdum, okumaya çalıştım ama okuduğumdan hiçbir şey
anlayamıyordum ki! Her zaman severek okuduğum sayfalarla gözlerimin arasına şimdi düşüncelerim giriyordu.
Her insan birilerini, bir şeyleri sevmeyi gerekser. Bende sevilmeye daha layık birilerinden, bir şeylerden yoksun
olduğum için, küçük bir korkuluk kadar partal, soluk olan bu zavallı oyuncağı sevip bağrıma basmakla avunuyordum.
Vücutça güçsüz, kırık dökük buluyordum kendimi. Ama en büyük yakıntım sözle anlatılmaz bir ruh perişanlığıydı. Gözlerimden durup durup sessiz yaşlar boşanmasına yol açan bir çöküntü.
…ruhum öylesine bunaldı ki! Kafam kargaşa içinde, bütün duygularım ayağa kalkmış, ama içimdeki bu savaş öyle koyu bir karanlık, öyle kör bir bilgisizlik içinde geçiyordu ki!… Çünkü içimden hiç durmaksızın yükselen o soruya, “Neden acı çekiyorum?” sorusuna, hiç ama hiçbir karşılık bulamıyordum.