Bununla birlikte hiçbir şey bizi, toplumda büyük bir uzlaşıyla benimsenmiş şeylerin en iyi şeyler olduğunu düşünerek yaygın bir kanaate teslim olmak, önümüzde birçok örneğin olması ve akla göre değil, başkalarına benzemek için yaşamak kadar büyük kötülüklere sevk edemez. Bunun sonucunda üst üste binerek yıkıma sürüklenmiş büyük bir insan yığını oluşur.
Doğaya aykırı ve erdemlerden uzak yaşamak ise yanlış bir şekilde yaşamın kısa ve eksik olduğu algısını doğurur, oysa yaşam doğru değerlendirildiğinde insana yetecek kadar uzundur.
Bu noktada Stoa felsefesinin temelinde bulunan, Latincesiyle summum bonum, Türkçesiyle “en yüce iyi” anlayışı öne çıkmaktadır. “En yüce iyi” nihai hedef olarak erdemdir (virtus), düşünce ve davranışlarımızı doğru bir muhakemeyle şekillendirmemizi gerektirir. İyiyi ve kötüyü doğru bir muhakemeyle, yani aklını ölçüt alarak belirleyen, ahlaki doğruluğa önem veren, ölçüsüz hazları reddetmenin gerçek haz olduğunu bilen ve erdemli yaşayan insan gerçekten mutludur. Bu mutluluk, talihin sunduğu geçici lütuflara sırt çevirdiği ve kaynağını sadece bireyin kendi özüne dönmesinde bulduğu için, sarsılmaz ve değişmez bir niteliktedir.
Halktan bir kızı burjuvaya, polisi bir belediye başkanına, alt kademedeki birini üstüne karşı haklı bulmaya dayanan bir iyiliği ben kötü niyetlilik olarak görüyorum. Toplum bu iyilik anlayışı yüzünden yozlaşıyor. Tanrım! İyi olmak çok kolay, önemli olan
adil davranabilmek.