Ve Fernando Pessoa’nın 'Huzursuzluğun Kitabı’nı nihayet bitirdim. Okurken hiç sıkılmadım. Şiirseldi ve harika tespitler vardı. Her ne kadar beğensem de bu kitap bende tuhaf bir iz bıraktı; hüzünlü, depresif havası içime öyle sindi ki, bir süreliğine dünyadan elimi eteğimi çekmek istedim. Sanki bir odaya kapanıp sadece kitaplarla, hobilerimle yaşasam daha huzurlu olacakmışım gibi...
Mesela, diyor ki: “Her türlü zevk kötü alışkanlıktır. Çünkü yaşamda herkes zevk peşindedir ve en kötü alışkanlık herkesin yaptığını yapmaktır.” İnsan kendi yolunu bırakıp, kalabalığın yöneldiği yoldan gitmeye başladığında, zevk bile kişiyi özgürleştirmek yerine köleleştiriyor. Pessoa’nın, alışkanlığa dönüşen zevkin, insanı sürüleştirmesini eleştirdiği bu gibi cümleleri beni derinden sarstı.
Zaten ben biraz çağın dışında yaşayan bir insanım. Güncel müziklere kulak vermem, modaya ayak uydurmam. Kişisel bakım konusunu, yeni jenerasyon kadar büyütmem. Kalabalıkların içinde bazen kendimi Ashab-ı Kehf’ten biri gibi hissederim. :) Pessoa’nın dünya görüşüyle karşılaşınca bu hissim daha da derinleşti.
Hatta sosyal medyada daha az vakit geçirmeye başladım. Instagram’ı ana ekrandan kaldırdım; kapatmayı bile düşündüm. “Olması gereken bu” dedim.
Fakat o gün, bir arkadaşımın doğum gününü kutladım. Bana teşekkür ettikten sonra zihnimi okumuş gibi nahif bir şey söyledi:
“İyi ki öylesine kavi kalemin ve insanın içini ısıtan bir bakışın, düşünüşün var.”
İçim ısındı. "Ruhuma sarıldın" dedim. Ve o an fark ettim ki, insan kabuğuna çekilerek huzur bulsa da, varlığını sürdürebilmesi için başkasının yüreğine değmesine ihtiyaç duyuyor.
Kalp ile kalp buluşmadıkça, insanın ruhu eksik kalır, diyor, Hz.Rumii; Gönül ile gönül arasında bağ kuran, Allah’ın nuruna yaklaşır.
Sanırım şimdi yapmam gereken, biraz