"Belirsizliğin pençesinde kıvranırken, bir gün Bağdat'tan ayrılmaya ve her șeyden vazgeçmeye karar verdim. Ertesi gün, kararımdan vazgeçtim. Bir adim ileri atıp, hemen geri çekildim. Sabah içtenlikle kendimi sadece gelecek hayatla meşgul etmeye karar verdim. Aksam bir grup nefsani düşünce hücum edip kararlarımı bozdu. Bir taraftan dünya beni harislik zincirindeki görevime bağlı kılyor, diğer tarafta dinin sesi beni kendisine çağırıyordu: 'Uyan, uyan! Ömrün sonuna yaklaşıyor ve senin daha kat edecek çok yolun var. Bütün uydurma bilgiler, yalan ve fanteziden başka bir șey değil. Kurtuluşunu şimdi düşünmüyorsan, ne zaman düşüneceksin? O zaman kararım kuvvetlendi; her șeyden vazgeçmek ve uçup gitmek istedim, ama nefis karşıma dikilip şöyle dedi: 'Gelip geçici bir his yüzünden ızdırap çekiyorsun. Ona yol verme, kısa zamanda geçecektir. Eğer ona uyarsan, eğer bu güzelim makamdan vazgeçersen, bu onurlu geçmişten, seni koruyan bu saltanat mühründen vazgeçersen, onu bir daha elde edemeyerek müteessir olursun."
Böylece, (Miladî 1096 yilinin) Recep ayından itibaren, altı ay kadar bir süre, bir taraftan dünyevi tutkular ve diğer yandan dinî emeller arasında bölünüp kaldım. Bu emeller arasında iradem belirdi ve kendimi kadere teslim ettim. Allah dilimi bağladı ve ders vermeme izin vermedi. Öğrencilerim için ders vermeye devam etmek istedim, ama nafile: sanki dilsiz olmuştum. Mahkûm edildiğim sessizlik beni șiddetli bir umutsuzluğa saldı, midem zayıfladı, iştahımı yitirdim. Ne bir lokma yiyebildim, ne de bir yudum su içebildim. Öylesine elden ayaktan düştüm ki, beni kurtarmakta çaresiz kalan doktorlar, Fesat kalpte ve oradan bütün organizmaya yayılmış; bu ağır üzüntünün sebebi bulunmadıkça hiç umut yok diyorlardı." (s 50-5 1)
Gazali'nin sıradan sebeplerden değil, varoluşsal