Size ne denli çok şey anlatılırsa o denli işin içine girersiniz ve bu o denli bilincinizde yer tutmaya başlar, buna inanmasanız da durum böyledir ve hatta bunun asla olmadığı, tıpkı romanlar ya da filmler gibi veya mazide kalmış albayımız Chabert'in hikayesi gibi kurmaca olduğu size dile getirilse bile ... Ve Diaz-Varela, işin aslını astarını son noktada anlatıp, yanlış anlaşılmaya müsait halini ilk önce anlatma yolunu seçerek o eski düsturu takip etmişti, buna karşılık kesin olan şu ki bu yöntem, ilkini ya da öncekini silip götürmek için yeterli değildi. İnsan onu bir kez dinlemeyegörsün, ilki sonrasında gelen anlatımla çelişip onu yalanlasa da, anlık olarak onu inkar etse de, ilk anlatılan bellekte uzun süre yer eder: Her şeyden öte, ardından bir inkar geleceğinden habersiz halde onu dinleyip bir hakikat olarak algılarken, inanarak dinlediğimiz için belleğe kazınır. Bize anlatılanlar aklımıza gelir ve yankılanır, şayet uyanık halimizle değilse, yarı uyku yarı uyanık halimizde ve düzenin önem arz etmediği rüyalarda gelir ve daima rahatsız etmeyi, zonklamayı sürdürür(…) Anlatılanlar pusuya yatar ve hayaletler gibi arada sırada bizi yoklar, derken bunun daima yetersiz kaldığını sanırız, en uzun konuşmanın esasen son derece kısa ve en dört dörtlük açıklamanın aslında boşluklarla dolu olduğunu fark ediveririz; daha fazla soruşturmamız ve daha fazla dikkatimizi vermemiz gerektiğini, insanı kandıran söze değil de, dile getirilmemiş şeylere dikkat kesilmemiz gerektiğini anlarız.
İnsanlar hayatta kalmaya hakları olduğuna inanır. Hatta daha da ötesi, dinler ve anayasalar başta olmak üzere hemen her yerdeki kanunlar da böyle söyler ama o bunu böyle görmüyordu. 'İnsan, kendisinin inşa etmediği ve kazanmadığı bir şeyde nasıl hak sahibi olabilir?' derdi. Doğmadı, daha önce dünyaya gelmedi ya da daima dünyada var olmadı diye şikayet edemediği gibi, ölmekten ötürü de şikayet etmemeli. Ya da daha sonrasında dünyada kalmadığı için ya da daima dünyada kalmadı diye . . . Bu da ona diğeri kadar saçma sapan geliyordu. Kimse doğum tarihine itiraz edemezse o zaman yine aynı şekilde bir tesadüfe bağlı olan ölümüne de itiraz edemezdi. Şiddet sonucu olanlar, intiharlar bile tesadüflere bağlıdır. Her ne kadar şimdi bir özleme ve kıyaslama kavramına sahip olsak da, hiçlik içinden, var olmayış içinden gelindiyse, ona geri dönmek bu kadar garip olmamalı.
"Evet, doğru, insan bilir, derinlerde gerçeği
bilir, nasıl bilmesin, nasıl göz ardı etsin bunu. Bir mekanizmayı harekete geçirdiğini ve ayrıca onu durdurabileceğini bilir, olup bitene
kadar, birisi için hepimizin bel bağladığı o 'bundan ötesi'nin artık olmayacağı ana kadar hiçbir şey kaçınılmaz değildir. “
Politikacı televizyonda ya da basında kendi başlattığı bombardımanın neticelerini görür ya da kendi ordusunun yapıp ettiği zalimliklerden haberdar olur; kınama ve nefret belirtircesine başını sağa sola sallar, generallerinin nasıl bu denli sakar ve vahşi olabildiklerini merak eder, sanki birazcık göz önünden ayrıldılar mı ya da savaş başladı mı adamlarını artık kontrol edemiyormuş gibi, ama adeta o taraf tutmuyor ve olanlara tanıklık etmiyordur, olayların millerce kilometrelerce uzağında asla suçu kendisinde bulmaz; hepsinin kendisine bağlı olduğu, "İleri" emrini kendisinin
verdiği ansızın aklından çıkıvermiştir.