O An…
Kainat, hürmet ve haşyet içinde Efendisini beklemekte idi. Her varlık, kendisine mahsus diliyle, hal ve hareketiyle bu emsâlsiz insana “hoş-âmedi”de bulunmak üzere sevinç içinde hazır durumda idi.
Tarih:Milâdî 571, Nisan ayının yirmisi.
Fil Vak’asından elli veya ellibeş gece sonra.
Kamerî aylardan Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi.
Mekke’de mütevazı bir ev. Günlerden Pazartesi. Vakit, vakitlerin sultanı seher vakti.
Bu mütevazı evde ve bu eşsiz vakitte muazzam ve eşsiz bir hadise vuku buldu: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.), dünyaya gözlerini açtı!
Bu göz açışla birlikte âlem, sanki birden elem ve mâtemini unutarak sürura garkoldu. Karanlıklar, ânında nurla yırtılıverdi. Kâinat, sevinç ve heyecan içinde adeta, “Doğdu ol saatte Sultan-ı Din/ Nura garkoldu semâvât-ü zemin”
diye haykırdı.
“Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah’a sığın! Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir. Takva sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O’nu düşünüp hemen gerçeği görürler.”
İşte biz sinsi bir şekilde iç dünyamıza vesvese veren her türlü şeytanın şerrinden insanların Rabbine, insanların ilahına sığınırız. O ne güzel bir sığınaktır. O’nun bizim Rabbimiz, bizim de O’nun kulu olmamız bize şeref olarak yeter. O’na sayısız ve sonsuz, hadsiz hudutsuz, uçsuz ve bucaksız hamd u senalar olsun.