• Kur'an, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâgat göstermiş ki Kâbe'nin duvarında altın ile yazılan en meşhur ediblerin "Muallakat-ı Seb'a" namıyla şöhret-şiar kasidelerini o dereceye indirdi ki Lebid'in kızı, babasının kasidesini Kâbe'den indirirken demiş: "Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı."

    Risale-i Nur - Asâ-yı Mûsa(133)
  • “Dünya üzerinde gördüklerimizin doğru ve yanlışlığını anlamak için doğruyu gösteren bir araç olması gerek; bu aracın doğruluğunu anlamak için bir deneme gerek; denemenin doğruluğunu anlamak için de bir araç. Gel de çık bu işin içinden!.. Madem duyularımız, kendileri kesin olmadıkları için, sorunumuzu kesin olarak çözemezler, öyleyse akla başvurmalı diyeceksiniz; ama hiçbir akıl da başka bir akıl olmadan ortaya çıkamaz. Döndük mü yine gerisingeri ? “

    Felsefeyle tanışma diye yola çıkıp ne kadar da doğru bir kitap seçmişim. Meğer felsefeye resmen önyargılıymışım da haberin yokmuş. Neyse ki artık her türlü pozitifim.

    Denemeler bana şöyle hissettirdi. Hayatın her alanından parça parça konuları bir araya getiren bir bütün. Aşk,para,ölüm,şöhret,insanlık,ruh,beden ve daha niceleri. Ben böyle yaptım ben şöyle düşünüyorum diyerek bütün kitapta aslında kendi duygu, düşünce ve davranışlarıyla bizi buluşturuyor Montaıgne. Hem de ne buluşturma adeta bizimle konuşur gibi anlatıyor hepsini. Öyle içten öyle doğruca. Kendi fikirlerine şahit gösterir nitelikteki kişi sözleriyse kitaba ayrı bir sarsılmazlık ve sağlam bir yapı katıyor. Bir nevi düşünce desteği uyguluyor onlarala kendine. Ben anlatım tarzını, üslubunu, benzetmelerini çok beğendim sizler de eğer felsefeye giriş yapmayı düşünüyorsanız ‘Denemeler’ sizin için çok doğru bir seçim olur. Keyifli okumalar 🤓️
  • Müzik ne zamandır derecelendirilebilen, ölçülebilen rakamlarla istatistiklerle boğulan bir şey haline geldi. Başka müziklerle kıyaslayıp, yapan sanatçısını başka sanatçılarla yarıştıracak kadar yapaylaştırdılar onu . Şarkının sözlerine hissettirdiklerine melodisine bakacakları yerde tıklanma sayısına klibine göre beğenir oldu insanlar. Bunun en temel sebeplerinden biri bence bizlere sanatçı adıyla tanıtılan kişilerin müziği önümüze bir tüketim ürünü olarak sunmasından kaynaklanıyor. Şu an sanatçı dediğimiz çoğu insan müziği bir eğlence aracına dönüştürüp sadece dinleyici beğenisi, tıklanma sayısı yaza damgasını vurması, şöhret, para gibi şeyleri amaçlayan kişiler. Hiçbiri şarkılarıyla yaptıkları işlerle ön planda olmak istemiyor hep hayatlarıyla "bombalarıyla" "şok şok şoklarıyla" ön planda olmak istiyorlar. Bizler de bu yüzünden magazin programlarında sevgilileriyle el ele görmediklerimizi, özel hayatıyla gündeme olmayanları ne ünlü ne de sanatçı sayıyoruz artık bunlara göre yargılar hale geldik... Peki ya müzik bu işin neresinde? Tamamen eğlence aracına dönüştürülmüş karşıdakine hiçbir duygu aktaramayan sözlerinde bile sadece kafiye ve laf sokmalar amaçlanmış fastfood dediğimiz hızlı tüketim şarkılar çıkıyor ortaya. Oysa bizim müzik dediğimiz şey insanı öyle bir  koparır ki dünyanın ağır gerçekliğinden bambaşka yerlere alır götürür. Bir kere dokundumu ruhuna sıkıca bağlar kendini sana bir daha kopamazsın... Ama maalesef ki bu hızlı tüketim sevdamızı müziğe de bulaştırdık
  • İlk bölümde kahramanımızın uzun bir monoloğu vardır. Kendisi her zaman geri planda kalmıştır. Hiç kabul edilememiştir toplum ve arkadaşları içinde. Kendisinin son derece zeki olduğunu vurgular ve bu yalnızlığını ve itilmişliğini de buna bağlar. İnsanlardan korkusunu kapatmak için onlardan tiksindiğini ve onları küçümsediğini söylemekten çekinmez kahramanımız.

    İnsanlara karşı sürekli bir eleştiri, sürekli bir yargı geliştiren kahramanımızın kendi içinde de dinmek bilmez çelişkiler fırtınası vardır. Kendine güveni hiç olmadığını söylerken sebebini bilinçli olmasına bağlar. Herkesten daha zeki ve bilinçli olduğu için kendine güvenemiyordur. Fakat bu bile bir çelişkidir.

    Okul ve iş arkadaşlarını hayatından çıkarmış ve kendi yeraltı dünyasına kapanmıştır kahramanımız. Kendisini hiç anlamamış ve kabul etmemiş olan arkadaşlarından nefret eder. Onlardan daha zeki, bilinçli olduğu için arkadaşları onu hiç sevmemiştir. Kahramanımız onları hayatından çıkarmasının sebebi olarak bunu açıklar. Hepsi onun aksine para, ün, şöhret… gibi şeylere düşkündürler. Ama o bilime, edebiyata ve kitaplara tutkundur. Bu ayrım bile onlardan nefret etmesine yeterlidir.

    Romanın ikinci bölümünde ise, birilerine aşırı derecede ihtiyaç duyduğu bir vakit eski arkadaşlarıyla karşılaşır ve onların planlarına bir şekilde dahil olur. Bu bir veda yemeğidir. Her zaman olduğu gibi arkadaşlarıyla birlikte olmaktan son derece rahatsız olur ve bu yemeğe geldiği için de çok pişman olur.
    Yine arkadaşları adsız kahramanımızla alay eder, onu küçümserler. Bu durum onun gururunu aşırı derecede kırar. Ve çok alkol tüketir. Böylece işler daha çok çığırından çıkar. Arkadaşları en sonunda onu bırakıp gider. Kahramanımız da kırılan gururunu tamir etmek için onların peşinden gider. İntikamını alacaktır.

    Gittiği yerde bir kızla tanışır. Ve ona ev adresini verir. Tabi buna da pişman olur ve eve gelmemesi için dualar eder. Fakat içten içe de her gün gelmesini bekler. Aşık olduğunu kabul edememektedir kıza. Fakat ona son derece fazla aşık olmuştur. Bir gün kahramanımız yardımcısıyla tartışması esnasında kız evine gelir. Bu onu daha çok öfkelendirir ve bütün öfkesini kıza yansıtır. Başkaları onun kalbini ve gururunu nasıl kırdıysa o da kızın kalbini ve gururunu kırar. Her şeyi mahveder ve başlamadan her şey biter.

    Bu romandaki kahramanımızın bir adı yoktur ama aslında adı hepimizin adıdır. Herkes bu kahramanımızın karanlığında kendi karanlığını bulacaktır. Kendi kırıklarını, öfkesini bulacaktır. Dostoyevski bu kısa romanında bütün insanların hayatlarının büyük bir kısmına dokunarak onların kendi yeraltı dünyasını ziyaret eder.
  • Ne yapmak gerek peki? Sağlam bir arka mı bulmalıyım? Onu mu bellemeliyim? Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi, önünde eğilerek efendimiz sanmak mı? Bilek gücü yerine, dolanla tırmanmak mı? İstemem!

    Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret? Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım? Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip, taklalar mı atmalıyım? İstemem, eksik olsun!

    Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli? Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli? Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli? İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret, eksik olsun!

    Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? Eleştiriden mi çekinmeli? ‘Adım Mercuré dergisinde geçse’ diye mi sayıklamalı? İstemem! İstemem, eksik olsun!

    Korkmak, tükenmek, bitmek… Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek. Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek? İstemem, eksik olsun! İstemem, eksik olsun!

    Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek… Tek başına… özgür olmak! Dünyaya kendi gözlerinle bakmak. Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak. Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak; ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek; isteyince Ay’a bile gidebilmek…

    Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek…

    Demek istediğim, asalak bir sarmaşık olma sakın. Varsın boyun olmasın bir söğüdünki kadar. Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?