“Bulut sudan ayrılmış da bilmeden suyu ararmış hep. Yollara düşmüş, çok yerler gezmiş. Suyu arayıp durmuş.
Eskiden gezgin Zen rahipleri da aynı suyu arayan bulut gibi bir tapınaktan diğerine gezip dururlarmış. Ama yol yürüyen yalnızca onlar değil. Hintli mistikler, Budacılar, Taocular, Hıristiyan ermişleri, sufi dervişleri hep aynı yolu yürür. Şaman güç şarkısında, rahip duasında, derviş zikrinde, münzevi sessizliğinde hep aynı şeyi arar.
Yol yürüyen sadece onlar da değil. Herkes kendinden kendine giden bir yolda yürümede. Zaten başka bir yere götürmez yollar, insanın kendinden başkasına çıkmaz… Yollar gitmez ama yürüyeni denizle, dağla, taşla, toprakla, suyla kavuşturur. İnsan yol yürümeden dokunamaz hayata, sonsuzluğa.
Bu kitapta işte böyle yollar gidip suyu arayan bir bulutun anıları var. Bir yandan dünyayı gezerken öbür yandan çektiği sıkıntıların, yaşadığı depresyonun nedenlerini bulmaya çalışan, kendini simya edip yeniden dirilme yolunda içine yerleşen bir efsanenin, padişahları Simurg’u arayan kuşların efsanesinin peşine düşen bir adamın hikayesi anlatılıyor kitapta.”
Bir gün Dost Kitabevi’nde metafizik kısmındaki kitaplara bakarken, bayanın biri sıkılarak yanıma geldi ve bana bir şey sormak istediğini sordu. Sorabileceğini söyledikten sonra elindeki kitabı göstererek, Kryon’un celse kitaplarından birisiydi, “Sizce bunların doğruluğu ya da gerçekliği nedir?” diye sordu. Ben de kişisel görüşüm olarak bu tür kitapların bilimsellikten uzak, insanın içindeki metafizik ya da manevi duyguları sömürmek amacıyla basılan ve Hıristiyan kökenli fikirler olduğunu söylemiştim. Bayanın kafasının ve psikolojisinin biraz karışık olduğu, tanrı ve kendisiyle bazı problemler yaşadığı her halinden belli oluyordu. Sonra orada bu bayana, “Bulut ve Su”yu öneriverdim. Bu kitap