Ve fakat insan aklına her şeyden çok güvenirdi Selman Bulut. İşin içinden çıkamadığı bu gibi zamanlarda, mevzuyu akla havale eder ve sessizce beklerdi. Hayatta kalma güdüsü, nasıl olsa birilerinin aklına parlak bir fikir getirecekti. Medeniyet tarihi birbirinden berbat binlerce öneriyle doluydu, evet. Ama sonuçta yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğine, bir şekilde ulaşmayı başarmışlardı işte.
Ama biraz düşününce anlarız ki, biz neye benziyorsak hayatımız da ona benzer. Zannedildiğinin aksine yazılan şeyi yaşamayız; yaşadığımız şey, kendi yazdığımızdır… Tâ ki zalimin birisi ortaya çıkıp, yazdığımız her şeyi bozana kadar…
Günün birinde ölüp gidecek biri olarak başkalarını dert etmek, onu utandırıyordu. Çünkü öldüğünde ölecek olan başkaları değil, kendisi olacaktı. Demek ki hayat da onun hayatıydı.
‘’Uçurumdan aşağıya bir demet gülü fırlatıp yankı beklemek gibi bir şey bu yaptığım’’ diye homurdandı kendi kendine…’’Ama’’ diye düşündü sonra, ‘’Nihayetinde bir demet gülü topladım ve uçurumun kıyısına kadar koştum…’’
Oysa Selman Bulut, yaşamak uğraşının kaderin eline bırakılmayacak kadar ciddi bir mesele olduğunu bilirdi. Ona göre bu hayatta kim olduğunu tayin eden şey, yapmaktan korktukların değil, korkmadan yaptıklarındı. Çünkü ölüp de hesaba çekileceğimiz zaman, çok büyük ihtimalle, bize dünyada iken neden korktuğumuzu değil, neyin peşinden koştuğumuzu soracaklardı.