Selman Bulut’un öğrendiği bir şey daha vardı ayrıca; o da ısrar ile saplantının farklı şeyler olduğuydu. Mahiyetinden emin bulunduğunuz bir şeyin peşine inançla takılmak, ısrarcılıktı. Ama emin olmadığınız bir şeyin peşinden gitmekte ısrar ettiğinizde, saplantılı manyağın tekine dönüşürdünüz.
Selman Bulut, dünyadaki her şeyin nasıl olup da böylesine karmaşık haller alabildiğini bir kez daha düşündü. Altı üstü yetmiş sene kalacağımız bu gezegende huzur içinde yaşayabilmek için. İnsan gibi oturup bir asgari müşterek temin etmek, niye bu kadar zordu? Halbuki Zen Budistlerin söylediği gibi, her şey çok basit değil miydi: Karnın acıkınca yemek yerdin, uykun gelince uyurdun.
Hayır, değildi işte. Ne yiyeceğin ve nerede uyuyacağın, diğer insanların ne yiyip nerede uyuduğuna kıyasla manalanabilen bir şeydi. Dünyada hepimiz küçücük birer noktaydık; ama bazılarımız daha uzun boyluydu. Uzun boylular, daha uzun yataklara ihtiyaç duyardı; şişmanlar daha geniş yataklara. Bu da, o yataklar ile normal insanların yatakları arasında bir malzeme ve işçilik farkı yaratırdı. İşte hepimiz, o fark yüzünden birbirimizi öldürüp duruyorduk.
Fakat bir beladan tamamen kurtulmak yerine ondan kaçmaya çalışırsanız, bela gelir, sizi bir yerlerde mutlaka bulurdu. Herkes şunu çok iyi bilirdi ki, geçmişin gölgesi uzundu.
Yemyeşil güzel gözlerinin etrafında zarafetle halkalanmış derin kırışıklıklar, dünyanın gelip geçici değil de durup yaşanası bir yer olduğunda ısrar ediyor, bakışlarındaki bahtiyar eda ise yaşadığı her şeyin hakkını verdiğini müjdeliyordu.