Hüzün Kuşu
Gecenin en koyu tenhasında, saatler yine o tanıdık ve kimsesiz vakti vurduğunda başladı her şey. Can, odasının penceresinden dışarıya, karanlığın yuttuğu sokaklara bakıyordu. Ne zaman güneş çekilse, ne zaman şehir derin bir sessizliğe gömülse, o misafir yine gecikmeden gelirdi. "Hüzün kuşu" derdi ona. Kanatları simsiyah, bakışları sitem dolu bir kuş... Gelir, tam göğsünün ortasına, yüreğinin en hassas dalına konardı. O gece, içindeki o tanıdık sızıyla daha fazla sessiz kalamadı Can. Yüreğinin derinliklerine doğru fısıldadı, sesinde yılların yorgunluğu vardı: "Söyle bana içimdeki keder, ne zaman terk edeceksin beni? Hem bak, etrafımdaki herkes gidiyor. Gelen durmuyor, giden dönmüyor... Sen niye hâlâ içimde böyle sarsılmaz bir yer ediniyorsun? Sevdiklerim bile birer birer gitti benden, bıraktılar elimi. Madem öyle, sen de git... Git artık." Gözlerinden süzülen iki damla yaş, yanağından aşağı sessizce yol aldı. Parmak ucuyla sildi o damlaları. Bu, kaçıncı geceydi bilmiyordu. Kaçıncı kez gözlerindeki o yaşların, tıpkı o hüzün kuşu gibi göğsünden havalanıp yüzüne süzülüşüydü? Sitemi sadece kederine değil, geceye ve zamanaydı da: "Saatlerden niye hep geceyi seversin sen? Neden ortalık aydınlıkken değil de, beni en savunmasız, en yalnız yakaladığın bu karanlıkta çıkarsın ortaya?" Odanın sessizliğinde hüzün kuşu kıpırdamadı, sadece Can’ın kalbinin ritmiyle birlikte iç çekti sanki. Keder, gitmek için acele etmiyordu çünkü o, gidenlerin Can’da bıraktığı boşluğu dolduran tek şeydi. Sevilenlerin gidişiyle açılan yaraları, yine bu sadık ama acımasız misafir nöbetleşe bekliyordu. Can, başını cama yasladı. Gözlerini kapattı ve uzaklardan esecek o ılık rüzgârın hayalini kurdu. İçindeki kış ne kadar sert, ne kadar uzun olursa olsun, insanoğlunun sığınacağı son liman hep ümit değil
1000Kitap
“tasavvufta ilk ders incitmemektir, son ders ise incinmemektir.”
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Malya’nın Yabancı Kılıcı: Babai İsyanı’nda Frenk Paralı Askerleri ve Selçuklu Meşruiyetinin Epistemik Kırılması 1240 yılında Malya Ovası’nda patlak veren Babai İsyanı’nın tasfiyesi, Türkiye Selçuklu tarih yazımında genellikle bir iç asayiş vakası ya da Moğol istilası öncesi dinsel-sosyal bir patlama olarak ele alınır. Ancak bu isyanın bastırılmasında kritik bir "operasyonel koçbaşı" olarak devreye sokulan zırhlı Frenk (Latin/Haçlı) paralı askerleri, askeri bir zorunluluğun ötesinde, Selçuklu merkezî otoritesinin teolojik, bürokratik ve toplumsal meşruiyet zeminindeki derin bir çürümenin sembolüdür. Bu makale; Malya Ovası’nı Selçuklu’nun yapısal fay hatlarının kesiştiği bir kriz nexusu (kesişim merkezi) olarak kabul ederek, Frenk askeri kullanımının toplumsal hafızada, askeri teolojide ve merkez-çevre geriliminde yarattığı kümülatif kırılmayı tarih sosyolojisi merceğinden incelemektedir. 1. Bir Kriz Nexusu Olarak Malya Ovası Anadolu Selçuklu Devleti, göçebe ve yarı göçebe Türkmen kitlelerinin askeri mobilitesi ve fetih dinamizmi üzerine inşa edilmiş heterojen bir yapıydı. Ancak devletin kurumsallaşma, yerleşik hayata geçme ve Fars kökenli bürokrasiyle merkezîleşme politikaları, sistemi kuran asli unsur olan Türkmenleri zamanla taşraya ve yönetimsel çepere itti. II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde zirveye çıkan vergi adaletsizlikleri, toprak düzenindeki bozulmalar ve Moğol baskısıyla sıkışan nüfus, Baba İlyas ve Baba İshak’ın karizmatik liderliğinde teolojik-siyasal bir patlamaya (Babai İsyanı) dönüştü. İsyanın Amasya ve Tokat hattından başkent Konya’ya doğru bir çığ gibi büyümesi, Selçuklu’nun yerel askeri mekanizmalarını felç etti. Devlet, tahtı ve rejimi korumak adına son çare olarak Malya Ovası’nda ağır zırhlı Frenk süvarilerini cepheye sürdü. Niceliksel olarak
Tarih
Kırıldı hüzne karşı taşıdığım son mızrak Meçhul bir mimar yıktı içimin sarayını Nurullah Genç
Bardağımın dibinde kalan son yudum ve buz parçalarını dipledim Sigaramdan çektim Ve kıçımı ağrıtan sandalyede yayıldım Buz dolabının gıcırtısını dinliyorum Ve söylüyorum Elbette bi son olmalı ...
“Aşık olmak, son derece yalnız olmak.”