Bir ayrıık rüzgarı... Alaborayla yerle bir olmuştu. Rüzgar esmişti o sabah, sopsoğuk bir rüzgar... Kal dedi yüreğime. Gitme dedi bakışlarıyla. Gittim. Ve bu son vedamızın yıkılışıydı. 📚Yıkılış
Alıntı
*Günün Duası* *Allah’ım! Faydasız ilimden, korkmayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duadan sana sığınırım.Allah’ım! Hıyanetten, küfürden, şirkten, İslâm’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten, münafıklıktan, gösterişten, riyadan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.Allah’ım Sıkıntıdan, üzüntüden, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, kalp katılığından, gafletten, zilletten, meskenetten sana sığınırım.* *Allah’ım! Zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım.Allah’ım! Günahtan, cehennem azabından, kabir azabından, zenginliğin fitnesinden, fakirliğin fitnesinden sana sığınırım.* *Allah’ım! Çekilmez belalardan, isyana düşmekten, görülmez kazadan ve düşmanları sevindirecek musibetlerden sana sığınırım.* *Allah’ım! Verdiğin nimetlerin son bulmasından, verdiğin sağlık ve afiyetin gitmesinden, azabının ansızın gelmesinden ve her türlü gazabından sana sığınırım.Allah’ım! Günahlardan ve masiyetlerden sana sığınırım.Âmin*
Din İslam
Reklam
Karşılıklı açılan o kapı ile o pencere arasında halen oturuyorum. İkindi sonraları olduğunda esinti daha da serinliyor. Güneş eğildikçe içeri giren ışığı binalara takılıp kayıplara uğruyor. İçeri ulaşabilen çok azı da arkamdaki duvara vurup odayı razı olunmuş bir hüzünle dolduruyor. Bir başkası için olsa saadete meyleden şeyler doldurabilirdi diye düşünüyorum. İnsan içinde ne taşıyorsa dışında da evvela onu görüyor, onu çağırıyor, onu büyütüyor… Geçenlerde şöyle yazmıştım: kulağına okunan ezan bir ömür çınısını taşıyacağı koyu bir hüzüni makamda okunduğundan yaşadığı her şeyin önce içine kıvrılan taraflarını ve kahra meyleden yüzlerini görmek ırsiyetini edinmişti. Ve bu satırlar yayımlanacak ilk romanımın ilk cümleleri olacak diye not düşmüştüm. Hala o giriş cümlesinden öte gitmedim. İstemedim de. Çünkü ne yazarsam yazayım kendi fasit dairemin dışına çıkıp bir büyük daireye varamayacağım. Hüzüni makamda başlayan örgünün serencamı kendine dolanıp, yine hüzüni bir tona varacak. Okur, kitabın arka kapağını kaparken ön kapağı aralamış sayacak kendini. Sonra, bazı öyküler tek cümleliktir diyorum yazamayışıma bir bahane ve kendimi teselli için. Hep karşımıza çıkar tek cümlelik kahreden öyküler. Bir bebek vardır ve hiç giyemediği patikleri satılığa çıkarılmıştır. Kulağına hüzüni bir makamda ezan okunan bebeğin hikayesinin kahrından kimsenin haberi yoktur oysaki. Ve hiç olmayacaktır. Ben bunları düşünürken güneş eğilmeye ve içeri uzattığı hüzün kollarını yavaş yavaş çekmeye devam ediyor. Bir ağaç dalının rüzgarla ığralanmasını arkamdaki duvarda hissedebiliyorum. Şimdi kimlerin nerede ve nerelerde, neyin koşuşturmasında olduğunu çağrıştırıyor bana o dallar. Adına dünya dediğimiz yerin bilinen ve yanlış adı bu diye düşünüyorum. Aslı ve doğrusu dar-ı telaş olmalı. İkindi
Kahr Hevenkleri

A

@Birrseyyah
·
Karşılıklı açılmış bir pencere ile bir kapı arası esen tatlı ve serin bir esinti içimde birtakım şeyleri depreştirip beni alıp götürüyor efendim. Yaşanmasının muhal olduğuna çok önceleri ikna olduğum günlerin içinde oluyorum bir anlığına. Sanki çok kısa bir süreliğine bir ışık huzmesi tarafından sarmalanıyorum. Dimağımda daha önce hiç bilmediğim bir tat beliriyor. Bir alageyik suya eğiliyor içimde. Durup beyaz beneklerini sayıyorum. Saydıkça çoğalıyorlar; çoğaldıkça yaklaşıyorum ve birini hatırlıyorum… Ürkmeler, tedirginlikler, kaygılanmalar… bütün hepsi kalbediyor. Tasviri mümkün olmayan bir şey çekiyor beni kendine. Evet efendim, bir küçük esintiyle oluyor bütün bunların hepsi. İnsan ye’sin en kara noktasındayken en küçük bir umudun teyakkuzunda oluyor kanmazsam da belki yanmam diyerek. Ama ye’sten daha fena olan şey, bir anlık süren bu parıldamanın geçmesinden sonra başlıyor. O anlardan sonra o kadar çok boş kalıyor ki kollarım… O kadar çok uzağına düşüyorum ki ait olmanın… Bütün çabalarım beyhudeden daha aşağı kalıyor. Ve bir anda böylesine yaşamaktan iflas edişimin şaşkınlığı…Öylece kalakalıyorum donuk bakışlarla. Aslında biliyorum bütün saadetlerin mümkün olmadığını. Ama bütün saadetlerin mümkün olmayı hak ettiğine dair bir inanç da taşıyorum. Ve bu inanç beni hem ayakta tutan hem yıkan. Bu inanç beni gül bahçelerine sürgüne yollayan. Bu inanç serencamları birbirine dolaştıran.
Yazdıklarım yazgımdan
Herkesin aşk acısı çektiği masada pakete son kalan piskiviti alayım mı diye düşünürken
Alıntı
Mezuniyet mi, Gösteri mi? Son yıllarda mezuniyet törenlerine baktığımda içimde garip bir burukluk hissediyorum. Bir zamanlar bir dönemin sona erişini, verilen emeğin karşılığını ve çocukların masum sevincini temsil eden bu törenler, sanki başka bir kimliğe bürünmüş gibi görünüyor. Eskiden sadelik vardı. Birkaç fotoğraf, samimi bir kutlama ve geleceğe dair güzel temenniler… Bugün ise çoğu zaman törenlerin merkezinde öğrencilerden çok gösteriş yer alıyor. Kimin kıyafeti daha dikkat çekici, kimin organizasyonu daha görkemli, kimin paylaşımı daha çok beğeni alacak; bütün bunlar eğitimin özünü gölgede bırakıyor. Ülke gündemine baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Ekonomik zorlukların, eğitimde fırsat eşitsizliklerinin ve gençlerin gelecek kaygısının konuşulduğu bir dönemde, bazen şeklin özün önüne geçtiğini görüyoruz. Oysa eğitim; sahnelerden, ışıklardan ve süslü organizasyonlardan önce bilgiyle, ahlakla ve karakterle ilgilidir. Bir öğrencinin kazandığı en büyük başarı pahalı bir mezuniyet kıyafeti değil; öğrendiği bir bilgi, geliştirdiği bir beceri ve kazandığı güzel bir ahlaktır. Eğitimin gerçek değeri de burada saklıdır. Belki de yeniden sadeliğin kıymetini hatırlamamız gerekiyor. Çünkü insanı büyüten şey gösteriş değil, emektir. Kalıcı olan alkışların gürültüsü değil, geride bırakılan güzel izlerdir. Eğitim de ancak özüne döndüğünde toplumun geleceğini aydınlatabilir. Mezuniyetler elbette kutlanmalıdır; fakat unutulmamalıdır ki bir eğitim yolculuğunun en değerli hatırası, gösterişli törenler değil, insanın zihnine ve karakterine kattıklarıdır.
Reklam
Reklam