Askerliğimin son haftası, belki de şu an ortaokul çocuklarının yaşadığına benziyordu: Rahat ve özgür. Bu süreçte kıyafetlerini teslim edersin, muayene olursun, insanlarla vedalaşırsın... Kıyafetlerimi çıkarıp, torbaya koyduğumda onların yerdeki haline bakıp iç çekmiştim. İşte aylarca giymeyi arzuladığın sivil ve hafif kıyafetlerlesin, mutlu olmalısın, ama olamıyorsun çünkü onlarla bir geçmişin var. Hemen atıp kurtulamıyorsun, bunu fiziksel olarak yapsan da zihninde başaramıyorsun. Ertesinde sivil kıyafetlerimle dolaşıyorum: Hafif ve rahatlar. Sağıma soluma bakıyorum insanlar işlerini yapıyorlar bense oradan çoktan ayrılmışım ama bedenim ise henüz orada kalmak zorunda. Bana selam verenlere ben de veriyorum, sohbet ediyoruz ama tadı yavan. Uyku düzenimi bozuyorum çünkü burada artık düzenli bir uykuya gerek duymayacak kadar az kalacağım. Askerde öğrendiğim '' sistemsel eleştirileri bırak, günü kurtar'' prensibi yerini gelecek planlarına bırakıyordu. Bu gittikçe gözle görülen yoğunlukta gerçekleşiyordu: Günden güne... Zamanın yavaşlamasını istiyordum, mümkünse gitmemek... Ama hayır burası için fazla naifim, ya dışarısı için? Orası için de hırçın olduğumu düşünüyorum. Belki de benim yerim araftır, bilinmez...