Türk milletinin milli ülküsü olan Türkçülüğe son elli yıldan beri hükümetler eliyle darbe indirilmeseydi, bu ülkü, bütün milletlerde olduğu gibi beslenseydi bugünkü manevî huzursuzluk asla görülmeyecek; millet, düşman kamplarına ayrılma-yacaktı. Türkçülüğe vurulunca onun yerini maddî veya manevî mükafatlar vadeden komünizm, particilik, nur-culuk, süleymancılık, ümmetçilik, masonluk, kozmopo-litlik aldı. Bir de Kıbrıs davasının kritik günlerindeki şahane millî birlik manzarasını düşünün. Bu manzara millî ülkünün bir milleti nasıl şahlandırdığına, nasıl güç-lendirdiğine en büyük tanıktır.
Türkçülük itilip, Türkçülere faşist, kafatasçı falan denilmeye başlayınca Türkistan Türkleri dramını umur-samayanlar Lumumba'ya, Guevara'ya, Vietnam'a des-tanlar yazmaya başladılar. Hatta Türklüğü inkâr ederek bizim, Hititlerin devamı olan, dil bakımından Türkleşmiş bir Anadolu milleti olduğumuzu iddia ettiler. Bütün bu anormal davranışlar taraftar kazanıyordu. Çünkü milleti kenetleyen tutkal eritilmişti.
Bu şartlar altında birisi çıksa da: "Türkçe geri bir dil-dir. Bu dille yüksek bilim, felsefe ve edebiyat yapılamaz. Onun için resmî dil olarak Fransizcayı kabul edelim" deyip bir dernek kursa bu derneğin yüzlerce, belki bin-lerce üye bulacağına hiç şüpheniz olmasın. Zaten 1932 yıllarında, şimdi ölmüş olan bir profesör, ortaya böyle bir iddia atmıştı.