Demir kapıyı açıp karanlık avludan içeriye girdi. Avlu soğuktu. Biraz yürüdükten sonra geniş tahta merdivenin önüne geldi. Kapancanın boşluklarından beliren ışık, evdekilerin uyumadığını gösteriyordu.
Kirli fistanın içine üşüyen ellerini koyarak beklemeye başladı.
Iki saat kadar bekledikten sonra kapancanın üzerindeki ışık süzmeleri çoğaldı. Evin tabanının gıcırtısı, birinin geldiğini belli ediyordu.
Usul usul kapanca açıldı. İsmail Dede onu görünce irkildi. “Tövbe Bismillah ! “ diyerek merdivenden indi.
- Aa kızım , eve neden gelmiyon sen? Ne zorun var soğukta bekliyon, çık gel işte ! diyerek usulca yanından geçip, tuvalete gitti.
Hiç istifini bozmadan bekliyordu kadın.
İsmail Dede merdivenden çıkarken gene eve gelmesini istedi. Hiç oralı olmadı:
- Dezzem evde mi ? Diye sordu. Üşüdüğünden sesi, titriyordu.
- Ne inatsın kızım sen böyle? Katır inadını mıdır, keçi inadı mıdır, anlamadım gitti.
Kadın boynunu bükerek tekrar sordu:
- Dezzem evde mi?
- Gelir şindi dezzen, madem gelmiyon, bekle!
Aslında İsmail Dede ve Ayşe Nine onun ne diyeceğini biliyordu. Derdini konuşmadan anlarlardı. Çoğu akşam aynı yerine gelir; saatlerce kapıdan birinin çıkmasını beklerdi, “Bana yemek ya da bir parça ekmek verin.” demezdi. Bırakın onu, ne kapıyı çalar ne de seslendirdi.
Ayşe Nine, kavanoza koyduğu yemeği uzattı.
-Nassın dezze? Diye sordu. Kavanoz sıcaktı. Iki eliyle birlikte tuttu.
- Eyiyin, sen nassın Zehra?
Deli Zehra’nın siyah gözlerinde hüzün vardı. Kaşındaki kan izi hâlâ kurumamıştı. Ayşe Nine daha fazla yüzüne bakamadı.
- Allah belasını vesin o adamın! Ciğerleri yansın, sürüm sürüm sürünsün de inşallah, köyün içinde aya gırık köpek gibi ulusun gasın!
- Yok dedi Zehra, ben de bi şe yok.
Içi burkuldu Ayşe Nine’nin. Derin bir of çekti.
- Git kızım , hadi çocuk