Bir ütopya hayaliyle başlayan Son Ada, kısa sürede pembe bir düşten siyah-beyaz bir kabusa, yani tam anlamıyla bir distopyaya dönüşüyor. Zülfü Livaneli, bu romanında insanlığın doğayla ve birbirleriyle uyum içinde yaşadığı bir cennet köşesini anlatır önce. Adada insanlar, önyargılardan arınmış, dostça ve paylaşımcı bir yaşam sürmektedir. Herkesin birbirine adıyla değil, sadece kapı numarasıyla hitap ettiği bu yer, modern dünyanın yozlaşmış ilişkilerine inat, insan olmanın özüne dönüşün simgesidir. Fakat günün birinde, komşulardan biri ölür. Merhumun oğlu, babasının evini hiç düşünmeden satar. O evi ise bir zamanlar “başkan” olan, emekliliğini sakin bir adada geçirmek isteyen bir adam satın alır. Ne var ki, bu gelişle birlikte ada artık eskisi gibi kalmaz.
Yeni gelen başkan, sözde demokratik yöntemlerle adaya “yeni bir düzen” getirir. Ancak bu düzen, kısa sürede bir otoriter yönetim biçimine evrilir. Özgürlükler kısıtlanır, doğa tahrip edilir, kuşlar bile susturulur. Başkan, her totaliter lider gibi, kendi arzularını “çoğunluğun isteğiymiş” gibi sunmayı başarır.
Bir zamanlar huzurun hüküm sürdüğü cennet ada, bir anda baskının, korkunun ve manipülasyonun merkezi haline gelir. Böylece ütopya, gözlerimizin önünde bir distopyaya dönüşür. Zülfü Livaneli’nin Son Ada’sı, sadece masalsı diliyle değil, politik alegorisiyle de derin izler bırakan bir eser. Gücün, insan doğasını nasıl bozduğunu; doğayla, özgürlükle ve vicdanla bağını koparan insanın kendi cehennemini nasıl kurduğunu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.
#SonAda #ZülfüLivaneli #Distopya #ÜtopyadanDistopyaya #PolitikAlegori #Romanİncelemesi #KitapÖnerisi #Edebiyat #ToplumEleştirisi #GücünYozlaştırdığıİnsan