Bilinmeyen bir kadının onu asla, hiçbir zaman tanımayan tutkuyla aşık olduğu adama yazdığı mektubu okuyoruz. Kadın mektubunun her saniyesinde R..'nin onu hiçbir zaman tanımadığından ve hatırlamadığından yakınıyor.
Kadın kendini tamamiyle R...'ye teslim etmiştir, bunu mektubun her cümlesinden çıkarabiliyoruz. Çocukluğundan bu yana her daim R.. için kendini saklamıştır. Fakat tüm bunlara rağmen R... için bir anlam ifade edememiştir. Kadın sevdiği adamı kendisinden bile daha iyi tanıdığı için- ki bunu her satırdan anlayabiliyoruz- adama kendi çocuğu olduğunu bile söylememiştir. Adamın sorumluluklardan uzak, özgürlüğüne düşkün biri olduğunu bildiği için bu gerçeği her zaman saklamıştır. Ta ki ölüm döşeğine gelene kadar.
Kadın mektubu yazdığı günün evvelsisi oğlunu kaybetmiştir. Elindeki tek R...'sini de kaybettiği için kendini tekrar yalnızlığında kaybolmuş olarak tanımlar ve intihar etmeye karar vermeden önce tutkuyla bağımlı olduğu adama her şeyi anlatır.
Mektupta çokça geçen seni suçlamıyorum ifadeleri kadının adama ne türlü bağlı olduğunu gösteriyor. Bunlara rağmen, tüm bu anları okumasına rağmen adam yine de hatırlamaz ona aşık olan bu kadını. Bence kitabın en hayal kırıklığıyla dolu olan noktası da budur. Tüm o duyguların, fedakarlıkların boşa gitmesi. Tüm bunlara rağmen kadın R...'yi sevdiğini ve onu böyle kabul ettiğini bastırarak söylüyor mektubunda. Açıkçası mektubun sonunda R...'nin kadını hatırlayacağını düşünmüştüm fakat...
Vazonuz beyaz güllerle dolu olsun.