• Yüzüme karşı git diyorsun ama sanki gözlerin kal der gibi gibi :) insanların gerçekten ne söylemek istediğini anlamanıza yardım edebilecek bir kitap. Bu kitaptan sonra insanların hareketlerini daha dikkatli inceleyeceksiniz.
  • “Benim hayatımı yargılamadan önce, benim ayakkabılarımdan giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan, dağ ve ovalardan geç.

    Hüznü, acıyı ve neşeyi tat. Benim geçtiğim semtlerden geç, benim takıldığım taşlara takıl. Yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git, benim gittiğim gibi. Ancak ondan sonra, beni yargılayabilirsin. Geçer dediklerimi geçirdim, biter dediklerimi bitirdim. Nefret ettiklerimi sildim, artık yeter dedim. Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana. Farkında olduğum için var oldunuz, vazgeçtiğim için bugün yoksunuz...”
  • Bazen bir şey yaparız. Bir iyilik ya da kötülük mesela. Ama bunu yaptıran içimizden gelen bir sestir bazen. O istedi diye öyle yaparız. İçimizden geldi deriz mesela bazen. Bazen hepimize olur yani. İstemesek de icimizde birisi kötü bir şey düşündüttürür bize. Yapmak ister ama irademizle engel oluruz bazen ona ya da olamayız.

    Bazen ilk defa gördüğümüz birisine bir anda vuruluruz. İçimizde birisi bize git konuş onunla der. Farkına varmadan tesadüf eseri tanışır 10 gün icinde bağlanırız. Kendimizi ona öyle bir açarızki biz bile inanamayız konuşana. Sanki içimizdeki birisi konuşuyor. Koşullar bizi bir araya getirir mesela. O an olanlarla mutlu oluruz. Nasıl bir hayata girdiğimizi bile bilmeyiz.

    Bizi nelerin beklediğini, o insanla yaşayıp yaşayamayacağımızı bile düşünmeyiz. İçinde bulunduğumuz durum o kadar berbattır ki su an bundan daha kötü bir tercih olamaz der kendimizi bir anda aslında hiç tanımadığımız birinin hayatına, evine girmiş olarak buluruz.

    Yavaş yavaş tanımaya başladığımızda aslında onun iyi olduğunu ama kötü yönlerinin bulunması, arkadaş çevresi, işinin olup olmaması, geçim sıkıntısı hepsi peydah olur. Aşkın o ilk zamanki mutluluğu sönmeye başlamıştır. Yerini başka dertlere bırakmıştır.

    Örnegin arkadaşları çok bayağı insanlar olarak gelir bize, sevemeyiz bir türlü. Zarar verwceklerini hissederiz ama bir türlüde söyleyemeyiz hayatımızdaki insana. Bir süre sonra dertlerimizi bile anlatmamaya başlarız.

    Çevremizdeki insanların yardımları artık bizi yanımızdakinin yanında ezmeye başlar. Yok olup gitmek isteriz sanki. Onu hiç olmak istemeyeceği ortamlara sokarız. Mutlu olmadığımızı bilsekde gitmek istesekde gitmeyiz. Oraya bağlanmışızdır.

    Bütün bunlar olurken bir yandan da etrafımızda bambaşka olaylarda oluyordur. İcinde bulunduğumuz durumun ve arkadaşlarımızın aklımıza soktuğu bazı kötü şeyleri yapmaya başlarız. Bize hayatımız boyunca çok yardımı dokunan bir insanın içinde bulunduğu zor durumdan yararlanırız. Kendimizi berbat hisseder bambaşka şeyler daha yaparız.

    Her sucu ona içimizdeki şeytana ya da sese atarız. Bazılarına o sebep olmuştur. Onda bile suç ararız. Kendi irademiz ya da iradesizliğimzide buna zemin hazırlamıştır belki. Zaman içerisinde etrafımıza verdiğimiz zarardan dolayı her şeyi bırakır gideriz...


    Kitabın bende bıraktığı hislerin bir kısmını kendi kendime konuşmalar şeklinde yazdım. Aslında yazacak çok şey daha var ama bütünlüğü sağlayamadım. Kitabı okumayı düşünenler mutlaka okusun!!!
    İyi okumalar şimdiden okumak isteyenlere :)) :))
  • Mekanı cennet olsun...
    Bu akşam oturup şiirlerini tekrar tekrar okudum...
    Onun gidişi kendimde bir eksikliği de beraberinde getirdi bana.. Yeni yerler görme yeni insanlar tanıma konusundaki isteğime bundan sonra sevdiğim şairleri yazarları tanımak için seyahat etmeyi de eklemeliyim.
    Zira Bahaettin Karakoç tan bir iki kelam duymadan sohbetinde bulunmadan bu dünyadan ayrıldığını öğrenmek içimi sızlattı,titreyen sesiyle ıhlamurlar çiçek açtığı zaman deyişini canlı duymalıydım.
    ''Nereye gidersen git, heybene gönül doldur.
    Bir kovan parçalama bir parmak acı bala!
    Yontuldukça yer kapla ve her zaman güzel kal.
    Temiz ol, fazlanı at, eksiğini tamamla."
  • Mahmut böyle deyince kız anladı ki şahin onundur. Kara saçlarından üç tel ayırıp saz gibi göğsüne bastırarak ona şöyle cevap verdi:
    Ben bilirim bu şahinin işini,
    Kerem eyle, şahinini al götür!
    Şahin gerek yesin avın döşünü,
    Kerem eyle, şahinini al götür!
    Mahmut:
    Sırtına giymişsin allı karalı,
    Tarak ile zülüfleri taralı,
    Avcı olan şahinini soralı,
    Ela gözlüm, şahinimi getir ver!
    Meryem:
    Avın olmuş bedeninden yaralı,
    Bülbül gül görmese rengi saralı,
    Niçin durdun öyle benden aralı?
    Kerem eyle, şahinini al götür!
    Mahmut:
    Mahmut der ki neler geldi başıma,
    Gidip söyleyim mi yar yoldaşıma?
    Avım sensin, güzel, çıktın karşıma
    Ela gözlüm, şahinimi getir ver!
    Meryem:
    Aslı dedin, güzellerin gözüyüm,
    Âşıkların sohbetiyim, sözüyüm,
    Adım Meryem, Kara Keşiş kızıyım,
    Kerem eyle, şahinini al götür!
    Söz tamam olunca kız dedi.
    – Oğlan, kerem eyle, çabuk buradan çık git, keşiş babam gelip bizi görmesin.
    Mahmut dedi.
    – Giderim ancak bir ricam var.
    Meryem dedi:
    – Ne ricası?
    Mahmut dedi:
    – Ben istiyorum ki senin adın Aslı olsun.
    Meryem baktı, Mahmut çok ısrar ediyor, adının Aslı çağrılmasına razı oldu.
    Mahmut dedi:
    – Madem sen benim ricamı reddetmedin, adının Aslı olmasına razılık verdin, bundan sonra sen de benim adımı Kerem diye çağır.
    Meryem saçından iki tel ayırıp saz diye göğsüne bastırdı, aldı bakalım Kerem’e ne dedi:
    Kerem, kuşun geldi kondu kucağa,
    Kerem oğlan, kerem eyle, kuşun al!
    Gözlerinden ateş yansır ocağa,
    Kerem oğlan, kerem eyle kuşun al!
     
    Burada durmuşuz karşı karşıya,
    Dur burada sakın geçme karşıya,
    Ziyad Han babandır uzun yaşıya,
    Kerem oğlan, kerem eyle, kuşun al!
     
    Bülbüller ötüşür baharın faslı,
    Gözlerin iç çeker sanki çok yaşlı,
    Adım Meryem idi, sen koydun Aslı,
    Kerem oğlan, kerem eyle, kuşun al!
  • Derler ki geçmiş zamanlarda Gence şehrinde Ziyad adlı bir han yaşarmış. Onun çok güzel bir tabiatı varmış, hiç kimseyi incitmezmiş. Kimsenin hakkını kimsede bırakmazmış. Kısacası halkını adaletle yönetirmiş.
    Anlatıldığına göre Ziyad Han’ı tanıyanlar, onun davranışlarına bakarlar dünyada ondan daha mutlu bir kişi yok sanırlarmış. Ancak adı sanı, varlığı devleti varmış ama, Ziyad Han da dertten gamdan yoksun değilmiş. Allah ona evlat vermemişmiş. Evlatsızlık Ziyad Han’ı çokça üzüyormuş.
    Ziyad Han’ın Kara Keşiş adlı bir hazinedarı varmış. O da Ziyad Han gibi evlat yüzüne hasretmiş. Dertleri bir olduğu için Ziyad Han ile Kara Keşiş’in sohbeti birbirine uygun düşermiş. Sıkça görüşüp bu konuda dertleşirlermiş. Dert aynı olunca laf da ister istemez aynı yere gelirmiş.
    Bir gün Ziyad Han konağında oturup gene efkârlanmaktaymış. Kara bahtından, evlatsızlığından yakınıyormuş. O sırada Kara Keşiş içeri girmiş. Hanın perişan halini görünce şöyle demiş:
    – Gene gam deryasına dalmışsınız sultanım. Nedir bu hal?
    Ziyad Han yanıt vermiş:
    – Elimden ne gelir, keşiş! Sonsuzluk düşüncesi beni verem edecek. Efkârlanmayayım da ne yapayım?
    Kara Keşiş demiş:
    – Benim de çocuğum yoktur. Ama ben bunu dert etmiyorum. Her şeyi gören Tanrı’nın dergâhında ne günah iş tutmuşuz ki bize çocuk vermiyor. Günahımızı affettirmek için sevap işlemeliyiz.
    Ziyad Han:
    – Daha ne sevap işleyeceğiz? demiş. Elimizden geleni yaptık. Adak dersen adadık, niyaz dersen eyledik; yoksulların, açların karnını dersen doyurduk. Daha ne yapacağız?
    Kara Keşiş dedi:
    – Han sağ olsun, aklıma bir şey geldi, onu desem acaba bana darılmaz mısın?
    Ziyad Han:
    – De bakalım!
    Keşiş dedi:
    – Gel seninle bir ahit yapalım.
    Ziyad Han meraklanarak sordu:
    – Nasıl bir ahit?
    Keşiş dedi:
    – Han sağ olsun, gel şöyle bir ahit yapalım. Eğer benim kızım, senin oğlun olursa ben kızımı senin oğluna vereyim, yok, senin kızın, benim oğlum olursa, sen kızını benim oğluma ver.
    Ziyad Han razı oldu. Ahdüpeymandan sonra her biri çekilip kendi odasına gitti.
    Dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye geçtikten sonra Ziyad Han’ın bir oğlu oldu, Kara Keşiş’in de bir kızı dünyaya geldi. Ziyad Han ayanı eşrafı toplayıp sevincini gösterdi, oğlanın adını Mahmut, kızın adını Meryem koydular. Çocukları dadılara emanet ettiler. Hani nasıl derler, öykü dili yürük olur. Çocuklar büyüyüp sekiz yaşına erdiler. Ziyad Han oğluna hoca tuttu. Kara Keşiş de kızını kendi okutmaya başladı.
    Aylar geçti, yıllar geçti, Mahmut ile Meryem on beş yaşına erdiler; ama bu on beş yıl içinde ne kız oğlanı gördü, ne de oğlan kızı. Mahmut günü lalası Sofu ile geçiriyordu. Bir gün Mahmut lalası Sofu’ya dedi:
    – Sofu, git babamdan izin al, ben ava gitmek istiyorum.
    Sofu gidip Mahmut’un arzusunu Ziyad Han’a söyledi. Ziyad Han izin verdi. Mahmut ata bindi, şahinini de koluna kondurup şehirden çıktı. Bir süre gittikten sonra Mahmut’un şahini kolunun üstünden havalandı, bir güzel kuşu önüne katıp bir ağaçlığın arasına daldı.
    Mahmut dedi:
    – Sofu, sen atımı tut, ben şahinin ardınca gideyim, bakayım nereye kondu.
    Sofu atların yanında kaldı. Mahmut kuşun ardına düştü. Mahmut şahinini aramakta olsun, şimdi gelelim Keşiş kızı Meryem’e.
    Meryem bahçeye gezmek için çıkmıştı. Servi ağacının yanına vardığında gördü ki bir şahin güzel bir kuşu önüne katmış kovalıyor. Kuş korkuyla sığınacak yer ararken geldi Meryem’in kucağına kondu. Meryem hemen kuşu yakaladı. O sırada şahin de yetişti, kuşu Meryem’in elinden kapmak istedi, Meryem onu da yakaladı.
    Öte yandan Mahmut ağaçların arasında yürüyerek gelip bu bahçeye ulaştı. Baktı ki bahçe ne bahçe? Gül bülbülü, bülbül gülü çağırıyor. Ağaçlar çiçeklenmiş, çiçekler baş kaldırmış. Mahmut biraz ilerleyince bir de ne görsün, servi ağacının altında güzel bir kız nazlı nazlı duruyor. Kaşlar keman, gözler kara, burun hint fındığı, sine Semerkant kâğıdı. Mahmut baktı ki şahin de bu kızın elindedir. İlerlemek isteyince Meryem geri dönüp onu gördü. Keman kaşlarını çatarak öfkeyle söylendi:
    – Oğlan, sen kimsin? İzinsiz bu bahçeye niye girdin?
    Mahmut aldı sazını, bakalım şahini kızdan nasıl istedi.