• 1. Sorgulama yapmanın önemini çok iyi anlatıyor her güzel söze sorgulamadan bilinçsizce onaylamanın cezası çekiliyor.
    2. Medeniyet adı altında insanların ekolojik dengeyi bozacak bir çok canlıyı yok etme çabaları. Bu çabalar dolaylı olarak insanlık adına kötü sonuçlar doğuruyor.
    3. Tehditle, zorlamayla yapılan, alınan kararların bir çoğu yanlış oluyor, insanların gözü kapanıyor, bilinçsizce herşeyi sorgulamadan onaylıyorlar. Sonuçta hatasını fark etsede geri dönüşü olmuyor.
    4. Korku ve çaresizlikler insanı aptallaşıyor. Hiç olmayacak şeylerden medet umuyorlar ama sonuç hep hüsran.
    5. Kötü yönetici her zaman suçu atıcak birini buluyor ve herkesi buna inandırıyor. Malesef ki ; Gözü kapalı alkışlayanlar gözü kapalı uyuyolar.
    6. Hiç beklemediğiniz insanlardan hiç beklemediğiniz hareketler olabiliyor. Tavuk kümesinde, martı yetiştiren bakkalın konuşamyan koca yürekli oğlu senide unutmadım.
    7. Çekimser kalmak, herşeye razı olmak demektir, deyip noktayı koyuyorum.
    Çok sade, akıcı ve sohbet havasında bir kitap,. Çıkarılacak çok ders var anlayana
  • İlgili makama ithafen; #35161075

    Biraz klişe bir giriş ile başlayayım; 21. yüzyılda dahi olsak, -ez azından bu coğrafyada-
    'sorunlar konuşulmaz çünkü sonuçlar belli'.


    İnsana doğuştan verilmiş hakların kullanılması açısından bir açıklama yapmak benim için her ne kadar saçma olsada, madem bizler buna maruz bırakıldık, o halde ben bu açıklamayı kendi idrak edememişlere ancak şu düzeyde yapabilirim; Ben doğduğumda sıfır yaşındaydım, sıfır yaşında bir bebek, sıfır yaşında bir Kürt bebek, sıfır yaşında bir birey-insan, diğer bir çok şey gibi, annemi, babamı, dinimi, etnik kökenimi, filan fiş mekan benden önce var olan hiçbir olgu benim irademle gerçekleşmedi. Geceler bana da karanlıktı, gündüz güneş benim de üzerime doğuyordu. Ben doğarken Kürtçe konuşulan bir yörede doğmuşum, dolayısıyla anadilim, konuşma dilim Kürtçe. Sen küçük yaştayken, ben de küçük yaştayken, bebeklerin tümü küçük yaşlardayken, tek derdi acıkan karnı olan canlılarken biz, ontolojik olarak hepimiz eşittik. Meskeni evren olan canlılar, doğacak ve ölecek olan canlılar, takım taklavat duygular ile yaşayacak olan canlılar; eğitim yaşına varana kadardı tüm bunlar tabi. Eşitliğin sağlanması için; yani anadili kişinin eğitim dili olursa ve Kürtlere karşı bir kaç algının değişmesi ile eşitliğin sağlanacağı taraftarıyım. Bu o kadar güç bir şey mi sahiden? Hindistan'ın 122 dilin konuşulduğu, 26 resmi ve eğitim dilinin olduğu bir ülke olduğunu bilenlerimiz vardır. Elbette yer yer sorunlar yaşanabilir, tıpkı şu an yaşandıği gibi. Bir kaç hezimeti, eşitliğe yeğ tutacaksak hoo hoo hiç yaşamayalım biz...Şimdi Kürtler de dahil -çünkü Kürt toplulukları arasında yaşamamış Kürt vatandaşlarımız da var- Kürt olmayan arkadaşlar bir sorsun kendisine; eğitim yaşına eriştiğinizde, ortalama 6-7 yaşlarındayken, ilkokul öğretmeniniz sizden farklı bir dil konuşuyor.
    Neler hissedersiniz, ve neler yaşarsınız?
    Bir şeyler eksik ve de yanlış mıdır?


    Bir ideoloji uğruna gerekirse canlar verip, canlar mı almalıyız? Üstelik tüm bunları yaparken vahşileşmeli ve bundan sonrakilere ibret olur diye korkunç bir şekilde mi yapmalıyız? Bir kaç politikacının ekmeğine yağ sürmek için kanlar akıtmalı, kalpler mi kırmalıyız? Bir kaç hastalıklı zihnin komplo teorilerine mi kanmalıyız? Kim bilir belki çoğu kez sofrasını seninle paylaşan, ya da senin paylaştığın insanlarken, farklı düşündüğünüz için düşman mı kesilmeli birbirine? Zulüm bizden bile olsa taraf mı olmalıyız? Hayatın tüm meşakkatliliğine karşın, ille de kendimizi ve beraberimizde başkalarını da mutsuz mu etmeliyiz? Zengine kucak ve sofrada yer açarken, yoksula ne hali varsa görsün mü demeliyiz?
    Yüzü, kaşı senin estetik anlayışına göre güzel değilken, aşağılamalı, hor mu görmeliyiz? Irkçılığın ve bağnazlığın; hakların kendi kültürleriyle bağlarının koparılması bir diğer halka ne katıyor merak etmiyor değilim... Bu hususta, Dom Freman'ın şu dizeleri tekrardan hafızamızda yer edinsin isterim;
    "Daha iyi bir dünya için politikacılardan medet ummayı bırakmalıyız. Politika dünyayı daha iyi bir yer yapmıyor. Bu dünyayı daha iyi bir yere dönüştüren her şey mucit, mühendisler, bilim adamları, öğretmenler, sanatçılar, üretenler, filozoflar, hekimler ve nefret yerine sevgiyi tercih eden insanlar tarafından gerçekleştirildi."


    Varlığımızın, şayet varlığımızdan söz açılabilirse böylesi bir durumda; yegane yolu insan olabilmekten geçer. Beşeri sınırları aşabilmekten geçer. Sitenin benim için taşıdığı anlam ise; kültür ve sanat açısından 'kendime bir şeyler katabilirim' niteliğinde olması ve bunun ötesine geçirmemem gerektiği kanaatindeyim, malum sanal ortam. Sevgi olmasa da muhatabımın bana ve değerlerime karşı saygıyı yitirmemesini istememin hakkını; ona ve değerlerine karşı saygımı bozmayaraktan ben almış olmalıyım diye düşünüyorum. Çözüm bekleyen bir hayatın sırrı ve kesin yargılara varamayacağımız bir bilinç girdabındayken, bu tür kıytırık nedenler olmamalıydı zihnimizi meşgul eden ve bize sorunlar yaratıp eksik yaşatan... Yeri geldiğinde göğüsler kabartılıp Voltaire'den 'Düşüncene katılmıyorum, ama senin düşüncelerini savunma hakkını sonuna kadar destekliyorum'ları içselleştirmeden bir yere varılamaz. Kim güden insanlar var ki zaten onlar Sarte'ın deyimiyle, öyle bir dünya ister ki orada ötekinin yeri olmasın. Yeryüzü üzerindeki tek fert bile düşüncelerini belirtmekten korktuğu müddetçe bence buradaki hiç kimse tam anlamıyla özgür değildir. Üstelik gelişimini tamamlamış insanlarken; bazı kimselerle konuşurken, ne kadar eksik ve cahil olduğunu hisseden bir ben değilimdir herhalde?


    Okumuşluğun bizlere vermiş olduğu bir olgunluk olmalı. Onca filozof beyni bile karışıklıklar içerisindeyken farklılıklarla yaşabilmeyi öğrenmeliyiz. Zaten Faocault çok güzel demiş: Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir. Tabi Kürtçe konuşmanın yasak olduğu dönemler geride kaldı, Kürtçe müzik dinlemenin, ıslık çalmanın yasaklılığı da buna dahil-. Ha bunu bizlere bir lütuf olarak sunan bir kaç kişi çıkacaktır muhakkak, bence asıl onlar bize bir lütuf, sınanıyoruz resmen onlarla, nasıl olmamamız gerektiği doğrultusunda çok iyi örneklik teşkil ediyorlar. Hakkım-ız olan bir şeyi bize lütuf olarak sunan ve üstüne hiç ar bile etmeden, 'bak biz senin bir takım haklarını yemiştik, ama bundan sonra bir kaçını yemeyeceğiz, sende yetinmeyi bil' dercesine, sözgelimi bunun karşılığında susmak, diz kırıp halimize şükretmek, sizin bize borcunuz demelere geliyor... Bu ülkede hala bir Kürt alerjisi var, realetisini kabullenemeyenler bu sefer bir takım farklı yollara başvuruyor; nefret ediyor, küfür ediyor, yan bakıyor vs...
    Hani şimdi ben bunları yazarken bile, öyle bir tablo oluşuyor ki insanların zihinlerinde, sanırsın ben mutfakta çay içerken değil de, dağ başında yanı başımda silahımla yazıyorum...


    Bizlere gerekli olan, sloganlar ve yaftalamalar değil, sorgulama ve düşünceler olmalıdır. Düşünmenin yolu da soru sormaktan geçer.
  • Uzun süredir yerli bir yazar beni şaşırtmamıştı Tanrılar Çağı önyargılarımı kırdı, beklentilerimin çok üstüne çıktı ve hayretler içerisinde bıraktı beni.

    Aslında kitaba 8 verecektim ama genç yazar diye ortalıkta dolaşan abuk sabuk içi boş şeyler yazan o kadar tipi düşününce bu adamcağıza temiz bir 9 yıldız vermem gerektiğine ikna oldum.

    Öncelikle kitabın ilk 40 sayfasında tipik bir distopya ile karşılaştığımı düşündüm ve 6 yıldız verip geçmeye hazırlanıyordum ki kitabın altından çok derin bir alt metin ve sorgulama çıktı. Yazarın inanmak ve bilmek kavramlarıni pek çok kuram üzerinden karşılaştırıp çatıştırdığını gördüm ve bunu aksiyonu bol bir distopya macera üzerinden yapıyordu.

    İnsanoğlunun inanç sistemlerine olan zaaflarını o kadar güzel irdeliyordu ki, aslında kitabın tanrı ve din olayını bir kenara bırakıp doğrudan insanın herhangi bir şeye olan inancını sorgulamaya çalıştığını anladığımda çok daha büyük bir keyifle okumaya başladım.

    Kitapta dinlere ve mitolojiye çok fazla ince göndermeler var bunları gördükçe kitabın ne kadar zengin bir bilgi havuzundan süzüldüğünü hissediyor insan.

    Kitabı alırken çok fazla şüphem vardı ama karşımda iki ayrı anlatım dilini dr gayet iyi kullanan bir yazar buldum. Tarzı çok özgün ve inanılmaz yaratıcı bir anlatım yakalamış.

    Yer yer İhsan Oktay Anar'ı andıran bir kalem. Bazı arkadaşlar kitabı okumadan önce Hakan Günday'a benzetmiş ama be böyle bir hissiyat yaşamadım. Farklı bir yazar. Ancak kitabın teknik olarak pek çok bestseller kitabı ezebilme potansiyeli var. Kurgu çok sağlam ve yazar kullandığı dili ustalıkla değiştiriyor. Ve kitabın sonunda bir 0. Bölüm var. Kitabın genel kurgusundan ayrı bir nevi after credits bölümü. Bence yazar burada isterse Dan Brown'ı tahtından edebileceğini göstermiş. Bu kısma hayran kaldım.

    Sonuç olarak işte böyle kitaplar okumak istiyoruz. Sorgulatan düşündüren ama aynı zamanda heyecanla kendi okutabilen, sonunu belli etmeyen ve yaratıcı olan. Oktay Volkan Alkaya her kimsen bilmiyorum ama seni alnından öpüyorum adam! Yalnız bu kitabı büyük bir yayınevi yeni bir kapak düzenlemesiyle yeniden basmalı demeden edemeyeceğim. Mariah Carey'e Kadıköy Barlar Sokağında canlı müzik yaptırmak yazık olur. Doğan Kitap, Dex, Pegasus bu adamı nasıl keşfedememiş hayret...
  • Bir sabah karısı "Burnun yamuk." der ve bunun üzerine kendi bedenini bile tanımıyor oluşundan yola çıkarak her şeyi sorgulama baslar Moscarda. Ve kendine şu soruyu sorar: " Eğer başkalarının gözünde bu güne dek olduğuma inandığım kişi değilsem, kimdim ben."
    Kendimize baktığımızda gördüğümüz kişi kim, başkalarının bize baktığında gördüğü kişi kim?
    İnsan bir midir, binlerce midir, hiç midir?

    Gerçeklik kavramını mizahi bir dil kullanarak sorgulayan Luigi Pirandello'nun kitaplarını ben cok sevdim. Herkese önermem ama sorgulanan hayatlari ve sorgulayan kitaplari seviyorsanız bakabilirsiniz bu kitaba.
    Benzer kitap önerileriniz varsa da yoruma yazarsaniz cok sevinirim.

    #alıntı
    Benim sizin gözünüzdeki gerçekliğim, sizin bana verdiğiniz biçimden ibaret, ama bu yalnızca sizin gerçekliğiniz, benimki değil; diğer yandan sizin benim gözümdeki gerçekliğiniz, benim size verdiğim biçimden ibaret, ama bu yalnızca benim gerçekliğim, sizinki değil; ve benim için tek gerçeklik ise, benim kendime vermeyi başladığımdan biçimden ibaret.
  • Dünya isyan edenlerle, şükredenlerin ikilemleri arasında gidip geliyor her daim. Şükredenler ya sessiz kalıyorlar, ya kayıtsız kalıyorlar. İsyan edenler ise ya canavarlaşıyorlar, ya da akıllarını yitiriyorlar. Tarihi sorguladığınızda hep buna benzer biyografilerle karşılaşmanız çok olası.

    X mi doğrudur Y mi? Kimine göre X, kimine göre ise Y. İşte bu kimine göreler; savaşlar, kavgalar ve ebedi mücadelelerin nedenidir hep. İkilemler yüzünden kimi devletler zulmetmiş, kimi milletler zulme uğramıştır çoğu zaman. Kimi zenginler ezmeye çalışmış, kimi fakirler ezilmeye mahkum olmuştur. Kimse kimsenin penceresinden bakmayı asla ve asla düşünmemiştir çünkü. Benlik olgusu insanoğlunun o kadar içine işlemiştir ki, konu kişinin kendi menfaati olunca ne ahlakı sorgular, ne de vicdanı.

    Doğal olarak bu ikilemler bize hayat hakkında bir takım örnekler veriyor sürekli. Sosyal ahlaktan iş ahlakına, ilahi adaletten hayvan haklarına, bilimsel çalışmalardan tıp etiğine kadar hemen hemen her konuda ahlaki ikilemler, yani ahlaki seçeneklerimiz sarmış sarmalamıştır bizleri.
    "Peki bu ahlaki ikilemlerin kaynağı nedir?" veya "Neden, nasıl oluşurlar?" diye sorabilirsiniz. Ahlaki ikilemler insanların ya da daha geniş ifade ile toplumların özgür bir biçimde yarattıkları doğrularından doğar. Herkesin bir doğrusu vardır. Herkes bu doğrusunu hiç ama hiç sorgulama gereği bile duymaz. İkileme düşer ve bu ikilem yani tercihler arasında debelenip durur ve kolay kolay da çıkamaz işin içinden.

    İşte Martin Cohen de tam bu noktaya parmak basmış ve iyi de yapmış. Örnek olaylarla insanların maruz kaldığı ikilemleri anlattıktan sonra, mantık ve vicdan dünyanızı sorgulamanıza vesile olacak sorular sormuş sonunda.

    Siz siz olun, kendi doğrularınızı değil, vicdanınızı dinleyin...

    Saygılarımla...
  • Okumak, okumak, okumak! Yeterki elimizde okunacak bir şeyler olsun. Üstelik giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olmasına da gerek yok...Rastgele aradan çekilen bir sayfa da olsa yeter. Belkide bilinmeyen bir kitabın sayfasını okumak daha güzeldir, tıpkı bilinmeyen bir hayatı yaşamak gibi...çünkü insan daha fazla düşünme fırsatı bulur, hikayenin başını ve sonunu...böylece herkes kendi kitabını okur, kendini sorgulama fırsatı bulur ve kendi hikayesini tamamlar. Böyle beyin fırtınalarının yaşandığı buram buram okuma kokan bir eser. Herkese tavsiye ederim...A.R.T