Hayat, herkese aynı soruyu sorar: "Ne kadar sahip oldun?" değil, "Ne kadar anlam kattın?"
Hayata Dair
Kimse sormasın artık ne olduğunu, Sadece, şu geçip giden hayatın tortusuyum. Bir yanım eksik, bir yanım fazlasıyla kalabalık.
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
HEIDEGGER: “VAR-OLMA” VE “DANS” FELSEFESİ
Heidegger’in felsefesinde insan, yalnızca düşünen ya da davranan bir varlık değildir; insan, kendi varlığını mesele edinen varlıktır. Heidegger bu varlığa Dasein adını verir. Dasein, dünyaya dışarıdan bakan bir bilinç değil, zaten dünyanın içinde bulunan, oraya atılmış olan ve kendi olabilirlikleriyle yüzleşen varlıktır. Heidegger’in “atılmışlık” kavramı, insanın kendisini seçmediği bir dünyada bulmasını ifade eder. İnsan hangi aileye, hangi zamana, hangi bedene, hangi koşullara doğacağını seçmez. Fakat bu seçilmemiş başlangıca rağmen, kendi olabilirliğini seçme imkânına sahiptir. İnsan, yalnızca kendisine verilmiş hayatı yaşayan değil, o hayat karşısında bir tavır alan varlıktır. Şans ve Dans bu Heideggerci düşünceyle güçlü bir ilişki kurar. Romandaki karakterler de kendilerini seçmedikleri hayatların içinde bulurlar. Selim’in yalnızlığı, Sibel’in kararsızlığı, Türkan’ın uykusuzluğu ve Hakan’la yaşadığı çatışma, yalnızca psikolojik durumlar değildir; varoluşsal sıkışmalar olarak okunabilir. Selim’in yalnızlığı, dünyada bulunmanın ağırlığını taşır. Sibel’in kararsızlığı, kendi olabilirliğini seçme eşiğinde durur. Türkan’ın uykusuzluğu ise Heidegger’in “kaygı” kavramına yaklaşır. Kaygı, belirli bir nesneden duyulan korku değildir; insanın kendi varlığıyla, boşlukla ve ihtimalleriyle karşı karşıya kalmasıdır. Bu noktada Şans ve Dans, Heidegger’in kaygısını bütünüyle kabul eder; fakat onu yalnızca sessiz bir varoluşsal boşluk olarak bırakmaz. Roman, kaygıyı dansın içine taşır. Kaygı, karakterleri durduran bir karanlık olmaktan çıkar; onları harekete, yüzleşmeye ve ilişki kurmaya zorlayan bir eşiğe dönüşür. Heidegger’de ölüm, insan varoluşunun en temel imkânlarından biridir. İnsan kendi ölümünün farkında olan varlıktır ve bu farkındalık, onu daha sahici bir yaşama
Haklı ve haksız kelimeleri -kavramları gereksiz değil elbet. Ancak geldiğim yerde -yaşta- haklı veya haksız olmayı umursamıyorum. Aklım başımda. Elbet ki haklı olmak isterim. Ancak haklı olmanın yanında mutlu da olmak istiyorum. Haklı ve mutlu olmak zor. Kolaylaşması ise daha az tartışma, riyasız bir sabır ve samimiyet kokan bir suskunlukla, fedakârlıkla mümkün. Ütopya değil, isterim ki bundan kelli "haklı" ve "haksız" kelimelerini bile kullanmayayım. Bu kelimelerin üzerinde niye bu kadar durduğuma gelince, en sevdiğim ve derinleştiğim insanlar -ki üçü beşi geçmez- ile hiç yaşamadığım bir duygu olmuştur haklı ve haksız olmak. Kiminle, nedeni ne olursa olsun, haklı haksız tartışmasına girmişsen duvarımdan bir taş eksildiğini görüyor ve üzülüyorum. Dönüp dolaşıp aynı şeyleri yazdığımın farkındayım. Günlüklerimin bir yerinde yine yazmıştım. Güzellik zorlayan, güzellik belirleyen, güzellik rahat vermeyendir. Güzellik dünyanın tepesine çıkıp oradan yeryüzüne bakmak gibidir. Sonra daha aşağılardan dünyaya bakar, yine keyif alır insan ancak içimizden bir seste kulağımıza fısıldar durur: Bu dağın bir tepesi de var. Hepimizin tepesi, hepimizin güzel kavramı, hepimizin sorgulama biçimi farklı. Hayır, murad ederek anlatalım fakat değiştirmeye çalışmayalım. Bize düşen bu farklı algı ve edinimlerimize rağmen bir arada adil, merhametli ve kardeşane yaşamaya çalışmaktır. Kalbimizin ne çok odası, açlığı ve epeyce bir saklısı var! Kimsenin kalbine dokunmaya çalışma adamım -dokunamazsın da zaten- çünkü kalpler Allah'ın elindedir. Bana düşen bildiğim şekliyle güzel söylemektir, sonrası beni ilgilendirmemeli.
"Neden durgunsun sorusuna cevap aramaktan; ve bunu sormasınlar diye gülümsemekten yoruldum..." Cemal SÜREYA
Alıntı
"Evrende en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir." Albert Einstein