Heidegger’in felsefesinde insan, yalnızca düşünen ya da davranan bir varlık değildir; insan, kendi varlığını mesele edinen varlıktır. Heidegger bu varlığa Dasein adını verir. Dasein, dünyaya dışarıdan bakan bir bilinç değil, zaten dünyanın içinde bulunan, oraya atılmış olan ve kendi olabilirlikleriyle yüzleşen varlıktır.
Heidegger’in “atılmışlık” kavramı, insanın kendisini seçmediği bir dünyada bulmasını ifade eder. İnsan hangi aileye, hangi zamana, hangi bedene, hangi koşullara doğacağını seçmez. Fakat bu seçilmemiş başlangıca rağmen, kendi olabilirliğini seçme imkânına sahiptir. İnsan, yalnızca kendisine verilmiş hayatı yaşayan değil, o hayat karşısında bir tavır alan varlıktır.
Şans ve Dans bu Heideggerci düşünceyle güçlü bir ilişki kurar. Romandaki karakterler de kendilerini seçmedikleri hayatların içinde bulurlar. Selim’in yalnızlığı, Sibel’in kararsızlığı, Türkan’ın uykusuzluğu ve Hakan’la yaşadığı çatışma, yalnızca psikolojik durumlar değildir; varoluşsal sıkışmalar olarak okunabilir.
Selim’in yalnızlığı, dünyada bulunmanın ağırlığını taşır. Sibel’in kararsızlığı, kendi olabilirliğini seçme eşiğinde durur. Türkan’ın uykusuzluğu ise Heidegger’in “kaygı” kavramına yaklaşır. Kaygı, belirli bir nesneden duyulan korku değildir; insanın kendi varlığıyla, boşlukla ve ihtimalleriyle karşı karşıya kalmasıdır.
Bu noktada Şans ve Dans, Heidegger’in kaygısını bütünüyle kabul eder; fakat onu yalnızca sessiz bir varoluşsal boşluk olarak bırakmaz. Roman, kaygıyı dansın içine taşır. Kaygı, karakterleri durduran bir karanlık olmaktan çıkar; onları harekete, yüzleşmeye ve ilişki kurmaya zorlayan bir eşiğe dönüşür.
Heidegger’de ölüm, insan varoluşunun en temel imkânlarından biridir. İnsan kendi ölümünün farkında olan varlıktır ve bu farkındalık, onu daha sahici bir yaşama