İçimizde "derin olan şey"den dolayı bütün derltlere maruz haldeyizdir: Varlığımıza uygun olma halini muhafaza ettikçe hiçbir selâmet mümkün değildir. Teşekkülümüzden bir şey yok olmalıdır, uğursuz bir kaynak da kurumalıdır; ayrıca tek bir çıkış vardır: Özlemleri ve saçmalıklarıyla ruhu yıkmak; düşlerimiz bununla zehirlenmiştir; tıpkı "derinlik" ihtiyacı gibi, "içsel" verimliliğini ve diğer saçmalıklarını da söküp atmak gerekir ondan. Zihin ve ihsas yetecektir bize; onların birleşmesinden, bizi coşkulardan ve bunaltılardan esirgeyecek bir kısırlık disiplini çıkacaktır. Artık kafamızı hiçbir "duygu" karıştırmasın ve "ruh" en gülünç antika haline gelsin...
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Freud'a göre ego tam da id'in kısıntısız olarak olumladığı ve arzuladığını yadsır. "İd", ego için büyük ölçüde görünmez durumdadır. Yani insan ruhunda, ego'nun kendisiyle uzlaşma içinde olmasını engelleyen bir yarık mevcuttur. Bu temel yarık kendine-şeffaflığı imkansız hale sokar. İnsanlar arasında da bir yarık bulunur. Bu yüzden de kişiler arası bir şeffaflık oluşturmak mümkün değildir. Bu arzu edilir bir şey de değildir. Ötekinin şeffaf olmayışıdır ilişkiyi canlı tutan. Georg Simmel "mutlak tanıma, psikolojik olarak tüketmiş olma durumu, öncesinde sarhoşluk olmadan bile ayılmamıza yol açar, ilişkilerin canlılığını felç eder... İlişkilerdeki, göz önüne serilmiş olanın ardında hep bir sonrakini, nihai olanı sezen ve buna hürmet eden verimli derinlik... en yakın, insanı bütünüyle içine alan ilişkide bile kişisel iç dünyaya saygı gösteren, sorgulama hakkını gizlilik hakkıyla sınırlayan inceliğin ve kendine hakim oluşun ödülüdür sadece" der. Şeffaflık zorlamasında eksik olan da tam olarak giderilemeyecek ötekilik karşısındaki saygıda mevcut olan "incelik"tir işte. Günümüz toplumunu sarmış olan şeffaflık tutkusu karşısında mesafe tutkusunu hayata geçirmeyi öğrenmemiz elzemdir. Mesafe ve utanç sermayenin, enformasyonun ve iletişimin hızlandırılmış dolaşımına dahil edilemez. Bu dolaşım insanın çekilebileceği mahrem alanların şeffaflık adına ortadan kaldırılmasına yol açar. Işıklandırılır ve tüketilir bu alanlar. Böylelikle dünya daha utanmasız, daha çıplak bir hal alır.
Yaptığımız hatalardan ötürü acı çekme eğiliminde olmamızın çok şaşırtıcı bir nedeni vardır. Bu anlarda acı çekmemizin gerçek kaynağı –ister yalnız başına, isterse başkalarıyla birlikte olalım– benliğimizin hayal ettiğimizden daha az görünmesi korkusudur. Hepimiz başımızı dik tutmaya çalışmanın, kaybettiğimiz itibarın parçalarını toplamanın ne demek olduğunu biliriz. Ancak yanlış atılan adımı korku içinde gizlemeye çalışmak nereye gittiğimizi bilmekle aynı şey değildir. Aslında izlerimizin üstünü örtmek zorunda kaldığımızı hissettiğimizde, sanki bir şeyler bize komuta ediyormuş gibidir, öyle değil mi? Ancak asıl soru şudur: Hangi tarafımız iyi bir şekilde “gizlemenin” haklı olmakla aynı şey olduğuna inanmamızı ister? Yanıt şaşırtıcıdır: Özgün olmayan benliğimiz... Kendisini sadece edinilmiş çok sayıda sosyal imajlarla tanımlayan, hatta bunların ne pahasına olursa olsun korunması gerektiğine dair yanlış bir inanca sahip olan varlık düzeyimiz...
Gerçek irade gücü, geçmişi tekrar yaşamanın şimdiki anlaşmazlığı değiştirmede kifayetsiz kaldığını fark ettiğimizde içimizde doğar; bize ve diğerlerine sürekli hata yaptıran benlik seviyesinden kurtulma cesaretine sahip olmanın haklı görülmekten çok daha önemli olduğuna dair yeni bilgimizin aydınlığıyla gelir. Bu aynı farkındalık bize hayata tekrar tekrar başlama cesaretini bağışlar.