Şeriati yalnızca ekonomik bir sistem eleştirisi yazmaz; insanın tarih içindeki konumunu, özgürlük mücadelesini, sınıf ilişkilerini ve modern dünyanın ürettiği yabancılaşmayı anlamaya yönelik kapsamlı bir düşünce denemesi yapar. Şeriati, iktisadı salt üretim ve tüketim ilişkilerinin incelendiği teknik bir alan olarak görmez.
Ona göre ekonominin asıl konusu insan ile servet arasındaki ilişkidir. Bu nedenle ekonomik sistemler değerlendirilirken yalnızca maddi göstergelere değil, insanın düşünce dünyasına, kültürüne ve ahlakına olan etkilerine de bakmak gerekir.
Kitabın merkezi toplumsal değişimin kaynağının ne olduğudur. Şeriati, ekonomik yapı ile düşünsel yapı arasındaki ilişkiyi sorgular: Toplumların düşünce dünyası ekonomik sistemleri mi değiştirir, yoksa ekonomik dönüşümler mi yeni düşünceleri doğurur? Bu soru, onun tarih anlayışının da temelini oluşturur. Ona göre olayların yalnızca görünen sebeplerini değil, uzak ve derin sebeplerini de araştırmak gerekir. Ovanın yeşermesi yağmura bağlıdır; ancak yağmurun yağması da birçok farklı koşulun sonucudur. Tarihi anlamak da buna benzer; yüzeyde görünen olayların arkasındaki ekonomik, kültürel ve zihinsel süreçleri görmek gerekir.
Dikkat çektiği noktalardan biri, ekonomik sistemlerin dünya görüşlerini şekillendirmesidir. Feodal toplumun kapalı üretim ve tüketim döngüsü, kapalı bir dünya görüşü ve buna paralel olarak kapalı bir din anlayışı üretmiştir. Bu nedenle Rönesans, yalnızca sanat ve bilim alanında bir canlanma değil, aynı zamanda toplumsal donukluğun aşılması anlamına gelir. Şeriati'ye göre gerçek ölüm biyolojik ölüm değildir; insanın kendi mezarını kendi elleriyle kazıp yıllarca öyle yaşaması, yani düşünsel ve toplumsal olarak donmasıdır.
Sınıf bilinci üzerinde durulur. Ezilmenin tek başına insanları
KapitalizmAli Şeriati · Dünya Yayınları · 2004178 okunma
Yazar Azra Kohen’in ‘Gör Beni’ kitabını yeni bitirdim sayılır ve kapağını kapadığımdan beri ne kitabın türünü ne de hangi mesajı vermek istediğini tam olarak algılayabildim. Kitabın başındaki “Öykü akışı kronolojik değildir. Şekilde kusur aramak yerine, içerikteki anlamı fark etmeye odaklanmanız dileğiyle..” ifadesinden öyküde zaten oturmayan bir şeyler var olduğunu çıtlatmış yazar. Benim hikayedeki derinliği bulamamanın asıl nedeni olayların kronolojik olup olmadığıyla ilgili değil bu arada. Bundan daha fazla göze çarpan şey; bariz noktalama işaretlerinin kullanımıyla ilgili hatalar, karakterlerin davranışı, üslubu ve inandırıcılığıyla ilgili eksiklikler, olaylar arası kopukluk ve de arka plandaki olay örgüsünün eksik aktarımı.
Yazarın, hem bazı tarihsel gerçekler vererek didaktik bir amaç sergilemek hem de bunları bir aşk hikayesiyle harmanlayarak okuma zevkini diri tutmak istediği çıkarımında bulunabiliyorum. Bazı sunduğu bilgileri ufuk açıcı da buldum; fakat, bu bilgi aktarımının belli bir noktadan sonra aniden kesilip yerini aşk hikayesine bırakması bende ucuz aşk romanı okuyorum hissi yarattı ne yazık ki. İki aşığın aşk kokan cümleleri, bir türlü birbirine kavuşamaması, sergiledikleri tripsel tavırlar vs. bir süre sonra can sıkıcı hale geldi. Tarihsel romanları severim, Cumhuriyet dönemini işleyen tarihsel ve kurgusal metinleri ayrı bir severim, içerisinde bir tutam aşkı barındırıyor olmasına da ses etmem. Aşk ve sevda öyküleri barındırmayan bir tarih anlatımı istiyor olsam, geçmişi bütün keskinlikleriyle ve gerçeklikleriyle anlatan tarih kitaplarına yönlenirim zaten. Lafım, bu kitaptaki aşk hikayesinin yapay kalmışlığına ve tarihsel olay örgüsüne tam olarak yedirilememesine.
Bunların dışında beni rahatsız eden diğer detayları şöyle özetleyebilirim:
• Başta
Gör BeniAkilah Azra Kohen · Everest Yayınları · 202019,3bin okunma
Matt Haig’in kitapları bende hep aynı şeyi yapıyor. Hikâyeyi okumaya başlıyorum ama bir süre sonra kendi hayatımı düşünürken buluyorum kendimi.
Gece Yarısı Treni de tam olarak böyle bir kitaptı.
Seksen bir yaşında ölen bir adamın, Wilbur Budd’ın, hayatının en başına dönmesini okuyoruz. Kulağa fantastik bir konu gibi geliyor ama aslında kitap boyunca en çok düşündüğüm şey kendi hayatım oldu. Geçmişte verdiğim kararlar, seçtiğim yollar, vazgeçtiklerim, kaybettiklerim… İnsan ister istemez kendi dönüm noktalarına dönüyor.
Kitabın en sevdiğim yanlarından biri geçtiği dönemdi. Eski sokaklar, insanların yaşam biçimleri, savaşın ardından şekillenen dünya, kadınların ve işçilerin hayatı… Tarihi öğrenmekten çok o dönemin içinde yaşamışım gibi hissettim. Zaten dönem kitaplarını sevmemin nedeni de bu. Bana başka bir zamana açılmış bir pencere gibi geliyorlar.
Matt Haig’in kaleminde en sevdiğim şeylerden biri de bu derinlik. Basit görünen cümlelerin altında kocaman düşünceler saklı oluyor. Kitabı okurken sürekli şu soru zihnimde dolaştı: Eğer hayatımın başına dönebilseydim farklı seçimler yapar mıydım? Ama sonra başka bir soru geldi. Ya bugün olduğum insanı oluşturan şey tam da o yanlış sandığım seçimlerse?
Belki de bu yüzden kitap bana hem umutlu hem de hüzünlü geldi. Çünkü geçmişe bakmak biraz hüzünlü bir şey. Mutluluklar bile dışarıdan bakınca biraz hüzünlü. Yaşanmış güzel bir anı düşünürken bile onun artık geride kalmış olduğunu biliyoruz.
Kitabın en güzel sürprizlerinden biri ise Nora’yla karşılaşmaktı. Onun ortaya çıktığı anı okurken yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Sanki yıllardır görmediğim eski bir arkadaşımla karşılaşmış gibiydim. Önce tam anlayamadım, sonra birden “Aa, Nora!” oldum. Gece Yarısı Kütüphanesi’nden sonra onu yeniden görmek gerçekten çok
"– Söylediğinize göre ortada bir koca var... Voznenenski Köprüsü'nde... Demek siz o adamın karısının aşığısınız?" Öyküdeki yanlış anlamalar zincirini başlatan ve gerilimi artıran bir soru.
Kuzgun Yemini // Kamuran Elagöz // Edebiyatist Yayınları
Selam size yine keyifle okuduğum psikolojik- polisiye tarzında,gizemlerle dolu ve tarihten ufak bilgilerin barındırdığı sade,akıcı ve çok kısa sürede okuyabileceğiniz bir kitapla geldim. Okumaya başladıktan sonra katil kim,neden yaptı,ortağı var mı?Neden böyle oldu diye sorular yankılanıyor sürekli kafanızda.Rakamlar cizilen görseller sizi düşündürüyor.Olayları farkında olmadan araştırıyorsunuz
Başkomiser Efsun bir akşam bir evde yaşanılan cinayet için olay yerine gider.Ekibi,olay yeri inceleme hepsi oradadır.Araştırmalar sonucunda sadece tek bir düğme bulurlar.Öldürülen henüz 20 yaşındaki Zahidedir.Zahide eşiyle tartıştıktan sonra ailesinin evine gitmiştir.Ama başına gelenler büyük bir olay dizisinin başlangıcı olmuştur.Efsun ve ekibi Zahide'nin cinayetinden sonra araştırmayı derinleştirmek için uğraşırlar. Delil bulurlar bu deli sayesinde eşini cezaevine gönderirler.Ama gerçek bu muydu?Çünkü eşinin haricinde üvey babası da şüphe altındadır. Ayrıca bulunan başka bir delilde bunu gösterir. Bir gün Efsun eskiden beri arkadaşı olan ve bazılarına boyun eğmediğini değmediği için polislikten ayrılan Cenk'in yanına gider.Ondan yardım ister,çünkü Zahide'nin ölümünden sonra olaylar bitmemiş aksine başlamıştır.Bir gece Efsun bir eve bir ihbar yüzünden gider ve orada bir gölge görür.Bu gölge ile boğuşurken elinden kaçırır. Bu Gölgenin yeni bir kurbanı vardır ve yastıkla onu öldürmüştür.Efsun bu Gölgenin kendi aradığı aradığı kişi olduğu için,bu yüzden Cenk'ten destek İster.Eski bir başkomiserin yani Cenk'in olaylara bakış açısını,analitik bakış açısının farklılığına farkındalığını,olayları sanki kendi yaşıyormuş gibi hissederek karlışan bir aklı vardır.Cenk ve Efsun Gölgenin cinayetlerini çözmek için bulmacalarini
Kitap tam da isminde belirtildiği üzere "Ruhun Arayışında"
Yazar, kitapta Ruh kavramını; fiziki, felsefi, dini ve psikolojik açılardan ele alarak açıklanmaya çalışılmakta, bunu yaparken okuyucuya karşı tarafsızlığını koruyor.
John Conttingham, kitabı beş bölümden oluşturmuş. Tam kitabın sonlarına gelirken bu kitaptan öğrenebileceğim fazla bir şey yokmuş dediğimde, "Ruh ve Aşkın Olan" isimli son bölümü kitabın diğer bölümlerine göre ilgimi fazlasıyla cezbetiğini belirtmek isterim.
İnsanlık tarihi kadar eski bir soru olan; "insan ve ruh nedir?" sorusuna farklı bir pencereden yanıt arayanların bu kapsamda meraklısının ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir kitaptı diyebilirim.