Önceleri sorularıma neden cevap almadığımı anlamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inanabildiğimi anlamıyorum. Ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyordum sadece.
Bu kez yeni bir soru karşınıza dikiliveriyor: “Peki ama, geçen yıllar, ömrün en iyi yılları ne olacak?.. Yaşadın mı, yoksa yalnızca yaşadığını mı sandın?.. ”
Batı dünyasının 1800'lü yılların başına doğru yakaladığı imkân, Osmanlı yönetiminde bir soruyu ortaya çıkardı: Süreç içerisinde Osmanlı'nın ivmesini düşüren din olabilir miydi?
Bu soru hakikatin kendisinden değil, dönemin zihinsel dağılmasından doğmuştu. Tarih boyunca, dünyanın tamamına ahlakı, iyiliği ve iyi yaşamayı öğreten Osmanlı Devleti, bu öğretinin temelindeki İslam Dini'nin nitelikli yaşam biçimini kaybetmeye başlamıştı. İslam'ın getirdiği nitelikler, Batı'nın hızlıca yükselmesi sonucundan hareketle hafife alınmaya başlandı.
Süreç ilmiyeyi etkilemişti. Usul, medreseden başlayarak bozuldu. Osmanlı ulema sınıfında, medrese usulünde yaşanan bozulmanın etkisiyle sorun ile sonuç yer değiştirdi. Batının yükselişini önemli bir sorun olarak görmeyen zihinler, geri kalışı yalnızca sonuç olarak değerlendirdi ve o sonucun arkasındaki asıl sebepleri aramak yerine görünürdeki farklara yöneldi. Sorunlarla sonuçlar arasındaki ilişki doğru kurulamayınca mecra kaybı yaşandı.
Osmanlı'nın geri kalışı neticeydi. Neticenin kaynağı fıkrî cephede ve inanç dünyasında yaşanan zayıflamaydı. Bu gerçek sorun yerine Batı'nın yükselişi merkeze alındı. Batı'nın yükselişini dinin ötelenmesine bağlamak, sorunu içeride aramak yerine dışarıda aramak mahiyetindeki tespit hatasıydı.
Din, ivmeyi düşüren unsur değildi. İvme kaybı, dinin hayatla kurduğu bağın zayıflamasından ve ilmin üretim kudretinin azalmasından doğmuştu. Sorun, dinin temsil ve tatbik biçimindeki zayıflamaydı.